uludag üniversitesi öğrencilerinin toplaştığı blog
merakli ol
Facebook’daki Lenovo Laptop Dağıtımı
28 Nis

Lenovo facebook’da Nisan başında biryarışma başlattı, 10 adet laptop dağıtacak… Ve öyle dandik netbooklar değil, son teknolojilaptoplar dağıtıyor. Şimdiye kadar 2 tanesini verdi, 8 tane daha verecek. Yarışma 30 Mayıs’a kadar da geçerli. Peki nasıl kazanıyoruz?
Şöyle ki, linke tıklayıp girip yarışmayabaşladığınız anda ilk olarak hobilerinizi falan soran ve buna göre hediyenizi belirleyecek sorular soracak. Ardından size her sorunun 10puan değerinde olduğu 5 soru gelecek, bu 5 soru üzerinden 50 puan almamak için hiçbir neden yok çünkü süre sınırlaması yok, yani google’ı sevebilirsiniz.
Soruları da cevapladıktan sonra asıl maraton başlıyor, elinizdeki davet linkini dağıtıp mümkün olduğunca destek toplamak, sistem basit, en çok destek toplayankazanıyor. 2 haftada bir de en yüksek puanlı üye laptopını alıyor. Diğer üyeler de kaldıkları puandan devam ediyorlar, resetlenmesi gibi bir şey sözkonusu değil yani…
Bu linkten (benim referans linkimdir) girerek yarışmaya başlayabilirsiniz.
Van Gogh’un mektupları internette
11 Oca

Deha ile deliliğin ayırdığı ince çizgide, mutsuzluk, yanlızlık ve yoksulluk içinde yaşayan Van Gogh, umutlarını, düş kırıklıklarını ve yoğun acılarını, çarpıcı renkler ve keskin fırça darbeleriyle, neredeyse nabız atışlarını duyurabildiği manzaralara,kendi portrelerine ve natürmortlara dönüştürür. Özellikle hayatının son yıllarında yaptığı resimlerle modern resmi ve Ekspresyonistleri büyük ölçüde etkilemiş ve sanat tarihine damgasını vurmuştur. 1853-1875
19. yüzyılın ünlü ressamı Vincent Van Gogh’un mektuplarından oluşan bir koleksiyon, sanatçının hayatına ışık tutmak üzere internette yerini aldı. 1872’den Van Gogh’un 37 yaşında intihar ettiği 1890’a kadar olan dönemi içeren mektupların pek çoğunda Van Gogh’un eskizlerini de görmek mümkün. Mektupların çoğuVan Gogh’un kardeşi Theo’ya gönderilmiş ama Paul Gauguin gibi dönemin ünlü sanatçılarına gönderilen mektuplara da rastlamak mümkün. Çoğu Flemenkçe ve bazıları Fransızca yazılmış mektupların orijinal metinlerinin yanı sıra İngilizce çevirileri de sitede bulunuyor. İngilizce çevirileri Google Translate ile Türkçe’yede çevirmek mümkün.
Kapitalizm
14 Kas
Kapitalizm Anamalcılık, Sermayecilik, Serbest Piyasa Ekonomisi, Serbest Girişinin Ekonomisi adlarıyla da anılır. Avrupada feodalizmin çöküşünden bu yana egemen olan ekonomik sistem. Liberal sistem, serbest ticaret, karma ekonomi deyimleri de kapitalizmi belirtir. Kapitalist ekonominin temel özelliği üretim araçlarının büyük çoğunluğunun özel ellerde bulunması ve üretimle gelir bölüşümüne önemli ölçüde piyasaların işleyişinin yön vermesidir.
Kapitalizm hakkında ansiklopedik bilgi
Sermaye (kapital) ve kapitalizm kavramları zaman zaman eşanlamda, dolayısıyla yanlış kullanılır. Sermaye, insanların ihtiyaçlarını tek başına ve dolaysız olarak karşılamaz. Tüketiciler tarafından kullanılan malların üretimine yardımcı olur. Sermaye, insan veya doğa yapısı olabilir. Makineler, aletler, sanayi araçları, fabrika binaları, madenler, ekilebilir topraklar, ham ve yarı mamul mallar “sermaye” kavramının sadece birkaç örneğidir.
Kısacası sermaye, üretim sürecinde kullanılan araçların tümüne verilen addır. Kapitalizm ise bu üretim araçları üzerinde bir mülkiyet, bir işletme biçimidir. Sermayenin özel mülkiyet altında bulunduğu (fertler ya da fertlerin birleşerek meydana getirdikleri şirketler olabilir) durumlarda, düzen “kapitalist” bir düzendir.
Sermaye özel ellerde olduğu zaman, o özel eller kullanış yer ve biçimleri üzerinde son söze sahiptirler. Özel sermaye sahipleri de sermayeyi kendi çıkarlarına uygun yer ve şekillerde kullanırlar. Demek ki, kapitalizmi şu şekilde tanımlamak mümkündür: İnsan veya doğa yapısı sermayenin özel ellerde (özel mülkiyet altında) bulunduğu ve kişisel kazanç için kullanıldığı bir ekonomik örgütlenme biçimidir.
Dikkat edilmesi gereken nokta, sermaye’nin “varlık” ve onun üzerindeki “mülkiyet” biçiminin aynı anlama gelmediğidir: Yiyecek gibi, barınak gibi temel tüketim mallarının yapımına katılacak doğal kaynakların yokluğunda hiçbir toplum varolamaz; varolsa bile işleyemez.
Aynı şekilde, insan yapısı araçlara, makinelere, sanayi cihazlarına sahip olmayan -hem de büyük miktarda sahip olmayan- modern bir toplum düşünülemez. Ancak, bu sermaye mallarının mülkiyet, kullanış ve denetlenme şekilleri ayrı olabilir. Kapitalizm, işte, bu şekillerden bir tanesidir. Kapitalizmin savunucuları en iyi şeklin, en iyi düzenin bu olduğunu ileri sürerler. Kapitalizmin karşısında olanlar ise diğer şekilleri savunurlar. İkisinin de anlaştığı nokta, sermayenin varlığının gerekli olduğudur.
Ayrı düştükleri nokta ise, sermaye üzerindeki mülkiyet biçiminin nasıl olacağıdır. Bir başka deyişle, sermayenin nerede ve nasıl kullanılacağı konusunda kararların kimler tarafından verileceğidir.
Özel mülkiyet : “Özel mülkiyet”, kapitalist ekonomilerin en önemli temel kurumlarındandır. Özel mülki yet kavramının anlamı kısaca şudur: Mal sahibine, sahibi olduğu mallar üzerinde tam bir denetleme ve kullanma yetkisi ve hakkı verilmesi, tanınan bu hakkın da toplum tarafından korunması. Daha kesin çizgilerle diyebiliriz ki, özel mülkiyet, değer taşıyan nesneleri alma, saklama, kullanma ve elden çıkarma hakkıdır. Ayrıca mal sahibine, malını bizzat kullanma hakkının yanı sıra, o malı başkalarının kullanabilmesi için gerekli şartları koyma yetkisi de verilmektedir.
Zenginliğin birikimini ve korunmasını teşvik eden temel unsur, özel mülkiyet kurumudur. Bu koşulların devam etmesi halinde özel mülkiyet, kapitalist ekonomilerin en belirgin ve en etkili bir kurumu olmaya devam edecektir. Özel mülkiyet ortadan kalktığı zaman -ki böyle bir durumda ekonomik kararların kaynağı özel mülkiyet dışı bir kurum olacaktır- kapitalist düzen de varlığını yitirecektir.
Veraset : Genellikle özel mülkiyetin bir kesiti olarak görülen veraset, hiç değilse kuramsal bir açıdan bakıldığı zaman, ayrı bir incelemeyi gerektirmektedir. “Mal tevarüsü” ya da miras yoluyla mal edinme olarak da adlandırılabilecek bu kurumda iki ayrı hak dizisi görüyoruz: Bunlardan birincisi vasiyet etme hakkı, ikincisi de miras hakkıdır. Veraset kavramının buradaki kullanılışı her ikisini de kapsamına almaktadır.
Veraset kurumu kapitalizmin önemli temel taşlarından biridir; ortadan kalkması üretim malları mülkiyetinin tedrici bir şekilde kamulaştırılmasına yolaçacaktır; zira gayet kesin bir şekilde zenginlik (sermaye) birikimini teşvik etmektedir. Fakat veraset hiçbir şekilde doğal bir kurum değildir.Veraset insanın mutlak ya da doğal hakları arasında görülemez. Özel mülkiyet gibi veraset hakkı da, toplum tarafından değişik biçim ve kalıplara sokulabilir; hattâ toplum tarafından insanlara tanınan haklar arasından da çıkarılabilir. Bu kurumlar insan yapısıdır. Nasıl kapitalist sistem doğal veya mutlak bir sistem değilse, kapitalizmi meydana getiren bu kurumlar da aynı şekilde mutlak ya da doğal değildir; sadece sistemin (kapitalizm) doğasındadır. Bir başka deyişle, kapitalist düzen sürdükçe özel mülkiyet ve veraset kurumları da devam edecektir.
Özel teşebbüs (girişim) özgürlüğü: Teşebbüs özgürlüğü kapitalist ekonomiler için büyük önem taşır. Müteşebbisin görevi, belirli mal ve hizmetlerin piyasaya arzedilmesi için gerekli nitelik ve nicelikteki üretim araçlarının bir araya getirilmesi ve eşgüdüm içinde çalışmalarının sağlanmasıdır. Müteşebbis, üretim araçlarının kiralanması, alınması üretimde kullanılmasında bir fayda görmediği sürece, o araçlar belirli alanlarda belirli şekillerde kullanılmayacaktır.
Kapitalist düzenlerde müteşebbislere faydalı olabilecek alanları bulup çıkarmak ve üretim araçlarını bu alanlarda kullanmak özgürlüğünü tanımak gereklidir. Üretim süreci bu şekilde yürütülmediği takdirde, kapitalist bir düzen altında başka türlü de yürütülemez. “Özel teşebbüs özgürlüğü” kapitalist ekonomilere özgü bir kurumdur.
Rekabet: Rekabetin sayısız biçim ve görünümleri de kapitalist ekonomik düzenlere damgasını vurmuştur. Rekabet kurumunun ilk ve en önemli görevi, kapitalizmin en önemli unsurlarından biri olan değer biçme süreci ile ilgilidir. Kapitalist ekonomilerde rekabet ya da serbest pazarlar ya da rekabet yoluyla fiyat belirlenmesi, kapitalist ekonominin diğer kurumlarıyla tutarlılık içindedir. Kapitalist ekonomilerin düzgün bir şekilde ve aksamadan işleyebilmesi için bu fiyat belirlenmesi mekanizmasının da aksamadan ve düzgün bir şekilde işlemesi gerekir.
Kapitalist ekonomilerde rekabetin en önemli görevlerinden biri, mal üretiminde yüksek verimlilik (etkenlik) sağlamak ve ulaşılan bu verimlilik düzeyini korumak ve geliştirmektir. Yüksek verimliliğin (etkenlik) oluşumunu sağlayacak kuvvet ve kurumların yokluğunda, hiçbir ekonomik örgütlenme biçiminin uzun ömürlü olması beklenemez.
Kâr amacı : Kâr güdüsünün kapitalist ekonomilerdeki yerini ve görevlerini değişik şekillerde anlatmak mümkündür. Bir açıdan bakarsak diyebiliriz ki, kâr güdüsü, kapitalist ekonomilerin merkezî denetim organı dır; kapitalist ekonomileri fiilen yöneten kişi veya kuruluşların bulunması, düzenin özü bakımından, imkânsızdır. Kâr güdüsünün, müteşebbisi, üretim araçlarını en verimli üretim süreçlerinde kullanmak üzere harekete geçirmesi beklenir. Bu kâr güdüsü, müteşebbisi üretim araçlarını daha az önemli olan yerlerden daha önemli olanlarına aktarması için uyanık tutar. Bir başka deyişle, yüksek bir uzmanlaşma düzeyine ulaşmış ekonomilerde, kâr güdüsü eşgüdümü sağlayacak bir araç olarak çalışır.
Buna ek olarak müteşebbisi gerçekten müteşebbis olmaya adeta zorlar. Bunu yapmakla da yetinmez; gelir fazlası olasılığının daima bulunması sayesinde, teşebbüs hizmetleri yapmasını da sağlar. Sonuçları önceden kestirilemeyecek tehlikelerin göze alınması da bu kurumun bir parçasıdır. Kar güdüsü teşebbüs kararlarının denetimini yapar. Teşebbüs unsurunun ana kaynağı olması bakımından, kolaylıkla kapitalizmin kilit kurumu olarak nitelenebilir.
Kapitalizmin tarihçesi
Kökleri ilkçağa kadar uzanan kapitalizm Ortaçağın sonlarına doğru Avrupa’nın belirli bölgelerinde gelişmeye başladı. Ancak bir sistem olarak yerleşmesi onaltıncı yüzyıldan sonra gerçekleşti. Onaltı, onyedi ve onsekizinci yüzyıllarda İngiliz kumaş sanayisindeki büyüme kapitalizmin gelişimini hızlandırdı. Kapitalizm öncesi sistemlerde üretimin tüketimi aşan bölümünün üretim kapitalitesinin genişletilmesi amacıyla kullanılmasıyla ayrılıyordu. Birçok tarihsel etmen de bu gelişmeyi pekiştirdi. Onaltıncı yüzyıldaki reform hareketinin çabasını aşağılayan geleneksel ahlâkın etkilerini kırarken çok çalışma ve tutumlu olmaya da dini bir temel kazandırdı. Artık ekonomik eşitsizlik zenginlerin de ahlâklı olabileceği gerekçesiyle rahatça savunuluyordu.
Kapitalizmin gelişmesine katkıda bulunan diğer bir etmen de Avrupa’da değerli maden arzındaki artış ve bunun sonuncunda fiyatların yükselmesi oldu. Bu dönemde fiyatlar ücretlerden daha hızlı arttığından enflasyondan en çok sermaye sahipleri yararlandı. İlk kapitalistler (1500-1750) Merkantilist dönemde güçlü ulusal devletlerin ortaya çıkmasında da yararlandılar. Bu devletlerin izlediği ulusal güçlenme politikaları bir örnek para ve hukuk sistemleri gibi iktisadi gelişme için gerekli temel toplumsal şartların oluşmasını ve sonuç olarak ağırlığın devletten özel teşebbüse kaymasını sağladı.
İngiltere’de onsekizinci yüzyılda kapitalist gelişmenin odağı ticaretten sanayiye kaydı. Önceki yıllarda sağlanan sermaye birikimi, Sanâyi Devrimi sırasında teknik bilginin sanayiye uygulanması yolunda kullanıldı. Adam Smith (1723-1790) “Ulusların Zenginliğinin Nedenleri ve Kaynakları Üzerine bir inceleme” adlı eserinde klasik kapitalizmin ideolojisini ortaya koydu. Smith, toplumların gelişmesini Marksist kurama benzer biçimde çeşitli aşamalara ayırıyordu. Buna göre toplumlar avcılık, göçebeliğe dayalı tarım, feodal çiftçilik ve ticari karşılıklı bağımlılık aşamalarından geçerler. Her aşamanın kendine özgü kurumları vardır. Sözgelimi avcılık aşamasında mülkiyet olmadığı için adlî kurumlara gerek yoktu. Ama toplumsal çevrenin büyümesiyle birlikte düzenli orduların yanısıra özel mülkiyetin ve çeşitli ayrıcalıkların korunmasını aracı olarak devlet kurumu gelişti. Böylece daha karmaşık bir örgütlenme ortaya çıktı. Ücretleri loncaların yerine piyasaların belirlediği, özel girişime devletçe konan kısıtlamaların kalktığı son aşama ise sonradan serbest rekabet kapitalizmi olarak adlandırılan “kusursuz özgürlük” aşamasıdır. Bu aşamada bireylerin tutkuları doğrultusunda kendi durumlarını iyileştirmeye yönelik faaliyetlerini toplumsal bakımdan yararlı sonuçlara dönüştüren mekanizma rekabettir. Örneğin bireylerin rekabete dayalı mücadelesi sayesinde malların fiyatları, geçici sapmalar dışında üretim maliyetini denk düşen doğal düzeylerde oluşur. Ulusal servet ise toplumun üç ana sınıfını oluşturan işçiler, toprak sahipleri ve sanayiciler arasında gene ortak yararı en yüksek düzeye çıkarılacak biçiminde ücret rant ve kâr olarak bölüşülür. Dolayısıyla kendi kendine işleyen ve kendini sürekli olarak düzelten piyasa mekanizması devlet müdahalesi olmadan toplumsal düzenliliği sağlar. Bireylerin kendi çıkarları peşinde koşması ulusal zenginliği de artırır. Ekonomideki üretkenlik artışının temeli ise emeğin iş bölümüdür. Bireyler işbölümü sayesinde bir yandan kendi verimliliklerini artırırken aynı zamanda toplumsal üretkenliğin de artmasına katkıda bulunur. Rekabetçi sistemin isleyişini engelleyecek ayrıcalıklara ve devletin müdahalelerine izin verilmediği sürece ulusal zenginlik durmadan büyüyecek, toplum kendiliğinden en iyi noktaya ulaşacaktır.
Fransız Devrimi ve Napoleon Savaşları‘nın feodalizmin kalıntılarını silip süpürmesinden sonra Smith’in önerdiği politikalar giderek daha çok uygulamaya konuldu. Ondokuzuncu yüzyılda siyasal liberalizmin başlıca politikaları serbest ticaret, sağlam para (altın standardı), dengeli bütçe ve sosyal yardımların son derece kısıtlı tutulması biçiminde kendini gösteriyordu.
I. Dünya Savaşı kapitalizmin gelişmesinde bir dönüm noktası oldu. Savaştan sonra uluslararası piyasalar daraldı, altın standardının yerini uluslararası para birimi aldı, bankacılık alanında hegemonya Avrupa’dan ABD’ye geçti, Afurika ve Asya ulusları sömürgeciliğe karşı başarılı mücadelelere giriştiler ve dış ticaretin önündeki engellere yenileri eklendi. 1929 Büyük Bunalımı pek çok ülkede devletin ekonomiye karışmamasını öngören kapitalizmin ünlü “bırakınız yapsınlar” politikasına son vererek bir süre kapitalist sistemin geleceğine ilişkin şüpheleri artırdı. Ama II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika, Avrupa ülkeleri ve Japonya’daki başarısı sistemin yaşama gücünü sürdürdüğünü göstermekle kalmayarak Son yıllarda doğu bloğu ülkelerini de etkileyerek komünizme karşı sürdürdüğü rekabette önemli ölçüde başarı kazandı.
Duygusal zeka
3 Kas
EQ: Duygusal Zeka
1980 yılı sonunda Amerikalı iki psikolog, Yale’den Peter Salovey ve New Hampshire’den John Mayer empati, bilinç ve duygusal denetim gibi insan özelliklerini bir araya toparlamak için etkin bir yol arayışı içine girerler.
Birden karşılarına “duygusal zeka” adında akademik çevrelerce bilinmeyen bir tanımlama çıkar. Daha sonra The New York Times yazarı ve psikolog Daniel Goleman bu kavramı en fazla satış yapan kitabına başlık olarak verir. (Emotional Intelligence; Why it can matter more than IQ)

Şimdilerde bu kavram her yerde kullanılmaya başladı. Magazinlerde “kendi duygusal aklınızı keşfedin” başlıklı testlerde, çeşitli senaryolarda karşımıza çıkar oldu. Örneğin; uçağınız aniden kötü bir sarsıntı geçirdi; bu durumda…
a- film seyretmeye devam ederim.
b- acil durumda uygulanması gerekenleri uygularım.
c- a ve b’de belirtilenlerin birazını yaparım.
d- bilmiyorum, hiç karşılaşmadım.
tipi sorularla hazırlanan toplam 200 puanlık skorun duygusal bir “dahiyi”, 25 puanlık skorun ise bir “neanderthal” i tanımladığı duygusal sınırlamalara yöneldi. Duygusal zeka ilk olarak akademik çalışmalarda yakalandı; fakat 90′lardan itibaren psikolojik bir sır olma yolunda ilerliyor.

Günümüzde salgın hastalık gibi çevremizi saran vahşi cinayetleri, yürümeyen evlilikleri ve gençlerin uyuşturucuya bağımlılıklarını düşük ahlaka ve karakter çöküşüne bağlamak biraz aptalca ve savunmacı olur. Bu hastalıkları duygusal ve psikolojik bozukluklara bağlamak ise o kadar da yanlış olmaz. Duygusal zeka düzeyini geliştirme olanağı gençleri aynı zamanda yaşamın zorluklarına karşı hazırlama fırsatını da doğurur. Öfkeyi kontrol edebilme, başkalarıyla iletişim kurabilme insanın gelecek başarısı için soyut zekanın ölçülmesi olan IQ sonucundan daha iyi bir gösterge değil mi?
Eğer belirleyici ise, duygusal zeka hakkında iki büyük soru karşımıza çıkar. Duygusal zeka gerçekten anlamlı bir şekilde ölçülebilir mi?
Ölçülebiliyorsa, çocuklardan bu zekayı geliştirebilmeleri için gerekli olan becerileri öğrenmeleri beklenebilir ve duygusal zeka eğitim sistemlerindeki bozukluklar giderilebilir.

“Duygusal zeka” savunucuları, bu soruların yanıtları konusunda hayli iyimserler. Sadece, kavramı IQ gibi rakamsal bir çubuğa indirme de değil, aynı zamanda “marshmallow testi” gibi tahminleme gücü yüksek olan bir aracı olduğundan duygusal zekanın ölçülebilir olduğuna inanıyorlar.60′larda Stanford’dan psikolog Walter Mischel 4-5 yaş çocuklarından oluşan bir gruba marshmallow (sünger-şeker) verir; 15-20 dakika sonra geri döneceğini, şeker yemeyi bu sürenin sonuna erteleyebilirlerse 2. marshmallow ile ödüllendirilebileceklerini söyler. Yıllar sonra Mischel şeker yeme isteğinin önüne geçebilen ve yemeyi erteleyebilen çocukların, bu şekerleri ilk seferde yiyen çocuklardan duygusal, sosyal ve akademik açıdan daha başarılı ve mücadeleci olduklarını gözlemler.

Goleman, zevkleri erteleme yeteneğini, sorgulayan beynin dürtülere karşı kazandığı bir zafer olarak görür. Fakat bu, yeteneğin duygusal zekayı tam olarak belirlediği açıkça belli değildir. Marshmallow testleri, sonuçta diğer yeteneklerin de bulunduğu bazı karmaşık beyinsel davranışları gizlemektedir.Mischel daha sonra başarılı çocukların, başka şeyleri de düşünebildiğini keşfeder. Bazılarının şeker yemektense şarkı söylediğini, ayaklarını yere vurduğunu, birbirlerine hikayeler anlattıklarını ve birisinin de elinde şekerle uyuya kaldığını gözlemler.
Bu sonuçlardan, istenilen davranışın ortaya çıkmasında, konulan ödülün mutlak etkisi olmadığı, bununla beraber bireyin karmaşık olan bilişsel yeteneklerinin de ortaya çıkan davranışı belirlediği görülür. Zevkleri erteleme yeteneğinin yanında, kendini bilme, dürtü kontrolü, güdülenme ve empati duygusal zekayı oluşturan yetenekler olabilir.

sünger şeker
Connecticut’tan psikolog Ross Buck ise duygusal zekanın IQ gibi ölçümesi fikrine karşı çıkar. Tanıdık biriyle kurulan iletişim yeteneğinin, bir yabancıyla kurulan iletişimden farklı olduğunu ve her ikisinin kendine özgü duygusal iletişim özelliğine sahip olduğunu iddia eder.Psikolog Vasudevi Reddy bir çalışmasında, küçük bebeklerdeki utangaçlık ifadelerinin, sosyal bünyeye bağlı olarak farklılaştığını belirtir. Bebekler kafalarını çevirerek, kollarıyla yüzlerini kapatarak veya düz bakışlardan sakınarak utangaçlıklarını belli ederler. Fakat bu davranışları ne zaman ve ne sıklıkla yaptıkları kiminle ve kimlerle beraber olduklarına bağlıdır. Goleman, bu davranışların derecelerini çocuklarda ve gençlerde ölçülebilse bile, onlara bu davranışları kontrol etmeyi öğretmenin kolay olmadığını söyler.

Bu karışıklıklara rağmen, ABD ve Avrupa’da birçok eğitim ve psikolog özel olarak tasarlanmış programlarının yardımıyla duygusal yeteneklerini geliştirmeyi amaçlıyorlar. Davranışları ve tepkileri kontrol etmeyi öğreten dersler veriyorlar. Çocuklara trafik ışığı sistemiyle düşünmeleri öğretiliyor. Sinirden patlayacak durumda olsalar da önce kırmızı ışığı görmeleri, durmaları ve sakinleşmeleri; sarı ışıkta içinde bulundukları sorunu düşünmeleri; yeşil ışıkta ise ılımlı ve saldırgan olmayan bir çıkış yolu bulmaları öneriliyor.Aristoteles, “Herkes öfkelenebilir, bu kolaydır; fakat doğru insana, doğru derecede, doğru zamanda, doğru amaç için ve doğru şekilde öfkelenmek kolay değildir.” der.
Duygusal zeka kavramı insanlara entelektüel başarılarında duygusal yeteneklerinin önemini hatırlatmada yardımcı olabilir, ancak duygusal zekanın nasıl ölçüleceği ve geliştirileceği konusunda Aristoteles’in vardığı noktadan daha ileride olunduğunu söylemek mümkün değil.
Romanda bize olayları anlatan kimdir?
3 Kas

Roman, modern zamanların anlatım tekniğidir. Roman sanatı esas itibariyle anlatılacak bir hikâye ve bu hikâyeyi sunacak bir anlatıcıya dayanır. O halde hemen şöyle bir soru sormak gerekir: Romanda bize olayları anlatan kimdir? Romanda ya da hikâyede olayları okuyucuya anlatan sese “anlatıcı” diyoruz. Anlatıcı destan, masal, hikâye, roman gibi epik karakterli metinleri okumaya başladığınız anda kulağınıza gelen ilk sestir.Okuduğumuz eserlerde hangi anlatıcı tekniğinin kullanıldığı bilmemiz romanları daha iyi anlayıp, yorumlamamıza olanak verir. Anlatıcı türlerini kısaca tanımaya çalışırsak ortaya şöyle bir sınıflama çıkar:
a) İlahi anlatıcı: Modern roman türüyle birlikte ortaya çıkmıştır. Diğer adı tanrısal anlatıcıdır. Anlatıcı yazarın dahi bilemeyeceği durumlardan haberdardır. İnsanların içinden geçeni bilir, sezer, görür ve aynı anda birçok yerde olabilir. Olayları içten ve dıştan anlatabilme hâkimiyetine sahiptir. Genelde psikolojik romanlarda kullanılan bir tekniktir. Okuduğunuz romanda anlatıcı tanrısal bir fonksiyon yüklenmiş ise ilahi anlatıcıyla karşı karşıyasınız demektir.Nazan Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha adlı eseri örnek verilebilir.
b) Objektif anlatıcı: Yansız anlatıcı olarak da tabir edilen bu türde anlatıcı her şeye duygusallıktan uzak bir izleyici mesafesindedir. Bir kamera vazifesi görür ve olayları sadece gözlenebilen kısmıyla ele alır, gösterir. Bu anlatım tutumundan daha çok tasvir, betimleme ve diyaloglar üzerine kurulu romanlarda yaralanılır. Sabahattin Ali‘ninKuyucaklı Yusuf adlı eserinde bu anlatım tarzını görebiliriz.
c) Kişisel anlatıcı: Personel anlatıcı olarak da adlandırılan bu anlatıcı türünde, anlatıcının roman kişileriyle özdeşleşmesi, dünyayı ve hayatı onların gözleriyle görmesi söz konusudur. Bu yöntemde roman kahramanı anlatıcı kimliğini üstlenmiş, olayları, olguları ve duyguları kendi zihin süzgecinden okuyucuya sunmuştur. Bu tip anlatıda roman kahramanı olan anlatıcının penceresinden hayata bakarken, onun eğitimi, kültür düzeyi, cinsiyeti, işi, yaşı vs. anlatımı etkileyen unsurlar arasına girer. Orhan Pamuk‘un Sessiz Ev romanı bunagüzel bir örnektir. Roman kahramanlarının tamamı eser içerisinde anlatıcı konumuna gelmiştir.
Bir romanda birden fazla anlatıcı bir arada görülebilir. Bu anlatıcılar dışında karşımıza en sık çıkan diğer anlatıcı da 1.tekil kişi (ben) anlatıcıdır. Birinci tekil kişi anlatıcısı genellikle otobiyografik eserlerde kullanılır ve beşeri bir tabloyla karşımıza çıkar. Daha ilksatırda onu tanırız zaten. Halit Ziya Uşaklığil‘in Kırk Yıl adlı eseri bu anlamda güzel bir örnek teşkil eder.
Romanda anlatıcı unsurunda dikkat edilecek bir diğer hatırlatma bazı romanlarda -özellikle geleneksel roman türünün örneklerinde- anlatıcı sık sık okurla eser arasına girerek olay akışını keser. (İlk dönem romanlarımızdan Namık Kemal, İntibah ve Ahmet Mithat, Felatun Beyle Rakım Efendi) Okuyucuyu bilgilendirmek amacıyla yapılan bu yöntem, modern romanda yerini tanrısal ama olay akışını kesmeyen anlatıcı türüne bırakırken post- modern romanda yeniden anlatıcının varlığını billurlaştırmaya ve sesini yükseltmeye başlar. Özellikle Adalet Ağaoğlu, Romantik Bir Viyana Yazı ve Orhan Pamuk, YeniHayat gibi eserlerinde dikkat çeker.
H1N1 DOMUZ GRİBİ SALGINI
28 Eki
DÜNYA ÇAPINDA SAĞLIK ALARMINI HAKLI ÇIKARMAK İÇİN VERİLERLE OYNAMAK
The H1N1 Swine Flu Pandemic: Manipulating the Data to Justify a Worldwide Public Health Emergency adlı makalenin, yazarın izniyle yapılmış çevirisinin devamıdır. Çevirinin 1. kısmına buradan, 2. kısmına buradan erişebilirsiniz.
Aşağıdaki metin kutusunda niteliksel belirteçler kullanılmıştır. 1. gribin yayılması, 2. solunum hastalıklarının yayılması ve 3. sağlık hizmetleri üzerindeki etkileri çizelgelenmiştir.
H1N1 domuz gribinin yayılması sabit belirteçlere göre belirlenmemektedir.
Haritalar incelendiğinde (tablolardaki linklere tıklayın) H1N1′in yayıldığını kesin olarak gösterecek belirli bir kalıp ya da eğilim görülmemektedir.
Bildirimde bulunan birçok ülkede ya bilgi elde edilememektedir ya da veriler belirli bir eğilim göstermemektedir.
Buradaki soru şudur: bu bilgi nasıl olur da belirli bir grip türünün, H1N1′nin yayılmasını teyit etmek için kullanılır.
31 ve 32. hafta sırasında grip hareketliliğinin coğrafi dağılımı
31. hafta sırasında grip hareketliliğin coğrafi dağılımı
32. hafta sırasında grip hareketliliğin coğrafi dağılımı
31. ve 32. hafta sırasında solunum hastalıklarının bir önceki haftaya kıyasla eğilimi
31. hafta sırasında solunum hastalıklarının bir önceki haftaya kıyasla eğilimi
32. hafta sırasında solunum hastalıklarının bir önceki haftaya kıyasla eğilimi
31. ve 32. hafta sırasında akut solunum hastalıklarının nüfusa göre yoğunluğu
31. hafta sırasında akut solunum hastalıklarının nüfusa göre yoğunluğu
32. hafta sırasında akut solunum hastalıklarının nüfusa göre yoğunluğu
31. ve 32. hafta sırasında sağlık hizmetleri üzerinde etkisi.
31. hafta sırasında sağlık hizmetleri üzerinde etkisi
32. hafta sırasında sağlık hizmetleri üzerinde etkisi
KAYNAK: DSÖ | Salgın (H1N1) 2009 – güncelleme 62 (21 Ağustos 2009′da gözden geçirilmiştir)
——–metin kutusu sonu———–
ABD’de “Teyit Edilmiş ve Olası Vakalar”
DSÖ’nün niceliksel değerlendirmeden niteliksel değerlendirmeye geçmeye ve devletlerden verileri laboratuar testleriyle sorgulamasını istememesine karar verdiği 10 Temmuzun ardından, 24 Temmuzda Atlanta merkezli HKM (Hastalık Kontrol Merkezi) de ”teyit edilmiş ve olası vakalar”a dair veri toplama sürecini devam ettirmeyeceğini açıklamıştır.
“ABD’de kaç tane yeni H1N1 grip enfeksiyonu vakası bildirilmiştir? H1N1 grip salgının ilk tespit edildiği 2009 Nisan ayı ortalarında, HKM, hastalığın teyit edilmiş ve olası vakalarıyla ilgili sayılar da dahil olmak üzere, yeni H1N1 salgınına dair verileri toplamak, tasnif etmek ve analiz etmek için eyaletlerle birlikte çalışmaya başlamıştır. 15 Nisan 2009′dan 24 Temmuz 2009′a kadar eyaletler toplam olarak 43,771 teyit edilmiş ve olası H1N1 grip enfeksiyonu vakası bildirmiştir. Bu vakalar içinden 5,011 kişi hastaneye kaldırılmış ve 302 kişi ölmüştür. 24 Temmuz 2009′da teyit edilmiş ve olası vakaların sayılmasına son verilmiştir. Bu sırada, hastaneye kaldırma ve ölümlerle ilgili ulusal raporların toplanmasına devam edilmiştir (bkz HKM H1N1 Gribi | HKM’nin Çevrimiçi Raporlarına Dair Sorular ve Cevaplar)
H1N1′in nasıl yayıldığına dair değerlendirmesine ampirik destek olacak verileri toplamaya devam etmek yerine, HKM, ABD’deki gerçek H1N1 grip vakalarını tahmin etmeye çalışmak için bir model geliştirdiğini duyurmuştur.
“Model, eyaletlerin bildirdiği vaka adetlerini almış, bunları azımsandığı bilinene kaynaklara göre uyarlamıştır (örneğin, H1N1 gribine yakalanan herkes tıbbi destek aramamıştır; ve tıbbi destek isteyen herkesten sağlık ekipleri tarafından numune alınmamıştır)……HKM tekil vakaların sayımını neden durdurmuştur? Salgının ilk safhalarında hastalığın nasıl yayıldığını takip etmek için tekil vakalar kullanılmıştır. H1N1 gribi giderek yaygınlaşırken, tekil vaka sayımları hastalığın gerçek ağırlığını temsil etme açısından giderek daha tutarsız olmuştur. Bunun sebebi, pek çok kişinin H1N1′den orta derecede hastalanması ve tedavi istememesi; pek çok kişinin tedavi istemesi ve görmesi ama resmen test edilip teşhis konmaması; ve salgın yoğunlaştıkça, bazı durumlarda testin sadece hastaneye kaldırılan hastalarla sınırlı kalmasıdır. Bu da, resmi vaka sayımlarının, ABD’deki gerçek H1N1 grip hastalığı yükünün sadece küçük b.r bölümünü temsil ettiği anlamına gelmektedir. HKM, salgının ilk safhalarındayken, hastalık iyice yaygınlaştığı zaman hastalığı, hastaneye kaldırılmayı ve ölümleri takip etmek için standart gözetim sistemlerine geçişin daha değerli olacağını fark etmiştir. HKM, 24 Temmuz 2009′dan itibaren tekil vakaların resmen bildirilmesini durdurmuştur (aynı yazı, vurgulamalar eklenmiştir).”
Yanlı Tahmin
Eyaletlerin HKM’ye aktardığı verilerin özelliği tam olarak nedir? HKM, hastanelik vaka ve ölümlere dair birikimli ulusal raporların aktarılmasını istemiştir.
Bilgiler daha başlangıçta kavramsal olarak yanlış ve tamamlanmamışsa, kestirimler ve/veya benzetişimler (simulasyon) kaçınılmaz olarak yanlı olur.
Sistematik laboratuar teyidi olmaksızın virüsün özelliklerini belirlemek imkansızdır, zira H1N1′in belirtileri normal gribe çok benzemektedir. Başka bir deyişle, eyaletlerin topladığı ve HKM’ye aktardığı veriler gerçekten teyit edilmiş H1N1 domuz gribi vakalarına mı aittir yoksa mevsimsel gribin yaygınlığına mı işaret etmektedir?
HKM, eyaletlerin kendisine gönderdiği verilerin “gerçeğin altında” öne sürmüştür. Sonra da, çoğu mevsimsel gribe ait olan “teyit edilmemiş” vakalara ait sayıları yukarı çekmiştir. Ardından “düzeltilmiş değerler” modele sokulmuştur.
Bu yaklaşıma bakarsak [HKM modeline], Temmuz – Ağustos 2009 tarihleri arasında ABD’de bir milyondan fazla insanın yeni H1N1 gribinden hastalanacağı tahmin edilmektedir. Bu modelin ayrıntıları ve modelleme çalışması başka bir bültende açıklanacaktır (aynı yazı).
Bu model sonra da domuz gribinin yayılmasını tahmin etmek ve ulusal sağlık alarmı vermeyi haklı göstermek için kullanılmıştır. “Domuz gribi önümüzdeki iki yılda Amerikalıların yüzde kırkını etkileyebilir; ve aşı kampanyası ve diğer önlemler başarılı olmazsa yüz binlerce insan ölebilir.” (ABD Hükümetinin resmi açıklaması, Associated Pres, 24 Temmuz 2009).
Model kurma ve bilgisayarlı benzetişim konularını bilen herkes, modelde kullanılan veri ve varsayımların yanlış olması durumunda sonuçların kaçınılmaz olarak yanlı olacağını bilir.
Burada, özellikle İngiltere örneğinde olduğu gibi “artan ölümler için toplu mezarlar yapılmaktadır” gibi duyularla birlikte ele alındığında, etkileri çok büyük ve panik atmosferi yaratmaya müsait istatistiksel manipülasyonla karşı karşıyayız.
“Vatan için” sahte para
28 Eki
Tarihte öyle çok örneği vardır ki; olağan durumlarda suç teşkil eden bir eylem, “vatan için” yapılıyorsa kutsal bir hizmettir. Mehmed Muzaffer’in öyküsü bu örneklerden biridir işte.
1. Dünya Savaşı başlayalı bir yıl olmuştur. Emperyalist Avrupa’nın birleşik orduları, Osmanlı’nın ipini çekmek için Çanakkale‘ye dayanmış, ama hiç ummadıkları bir direniş karşısında 250.000 ölü vererek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Böylece Çanakkale’de ilk perde kapanmıştır.

Mehmed Muzaffer, öğretim gördüğü okulda ( Mekteb-i Sultani – günümüzün Galatasaray lisesi- Osmanlı’nın en önemli öğretim kurumu) bir gece ansızın bir karar vererek orduya yazılmak ister. Bu kararı verirken yalnız değildir. Mehmed Muzaffer ve bazı sınıf arkadaşları,
hocalarının “yapmayın, etmeyin, vatanın size başka alanlarda ihtiyacı var” şeklindeki yalvarma, yakarmalarına karşın okuldan kaçarlar.Yıl 1916 Mart. Üç aylık talimden sonra “zabit namzedi” olarak Çanakkale’ye varır Mehmed Muzaffer.
1915 Aralık ayının son haftası ve 1916 yılı başlarında bütün cephe hatlarını gizlice terkeden düşman, Bozcaada ve İmroz adalarında üslenmiştir. Ama, savaş dünyanın dört bir tarafında devam etmektedir ve bu cephelerin çoğu da Osmanlı’nın sınırlarındadır. Çanakkale’deki birliklerin büyük kısmı, bu nedenle, Kafkasya, Irak ve Filistin cephelerine sevk edilir.
Çok geçmeden birlikler hazırlanma ve ikmal emrini alırlar. Mehmed Muzaffer’in bulunduğu birlikte görevli olduğu alayın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bazı malzemelere ihtiyacı vardır. O günlerde bu gibi işlemler için ihale açmak ve ilan vermek mümkün değildir, malzemeler ancak İstanbul’dan temin edilebilir. Muzaffer’in zeki ve becerikli bir İstanbullu olduğunu bilen komutanı, gerekli malzemelerin temini ve birliğe teslimi için Muzaffer’i görevlendirir.
Komutan emri yazar ve gerekli paranın “Erkan-ı Harbiye Riyaseti“nden alınması için düzenlenlediği tezkere ve emri Muzaffer’e verir.
O zamanlar, İstanbul’da otomobil ve kamyon az bulunan vasıtalardır. Lastik yok denecek kadar azdır. Bulunsa bile karaborsadan anca. Muzaffer, çok zaman arar, sorar, nihayet bir yahudinin Karaköy’deki dükkanında bulur aradığı malzemeleri. Yahudinin söylediği fiyatlar çok yüksektir ama çare yoktur. Pazarlığı yapar, malzemeleri ayırtır. Elindeki tezkereyle, şimdiki İstanbul Üniversitesi- Hukuk Fakültesi’nin bulunduğu binada yerleşik Erkan-ı Harbiye Riyaseti (Genel Kurmay Başkanlığı) levazım makamına gider. Ne istediğini soran yarbaya huzurunda durur. Tezkereyi okuyan yarbay, ne kadar para istediğini sormadan ne alınacağını sorar. Muzaffer yarbayın sorusunu cevaplarken, yarbay sinirlenir.
“Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak para bulamıyorum, sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun… Hadi, yürü git, insanı günaha sokma” der.
Muzaffer düşen omuzlarıyla bir selam çakar ve odadan çıkar. Yürüye yürüye Beyazıd Meydanı’na varır. Bu malzemeleri almadan birliğe dönmemelidir. Alayın bu malzemelere ihtiyacı vardır. Almanya ‘nın verdiği 2 Mercedes Benz kamyonla 2 binek arabası lastiksizdir. Diğer malzemelerse mutlaka lazımdır.
Eli boş dönmeyi kendine yediremediğinden süratle bir çıkar yol bulmaya çalışır. Meydanı turlarken yüzü gülüyordur. 19 yaşındaki bu çocuğun sevinci yüzünden okunuyordur artık.
Koşa koşa yahudinin dükkanına gider. “Parayı henüz alamadım. Tediye işlemi ancak akşamüstü biter. Ezandan sonra gelip malları alamam. Çünkü gece koyacak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapurum kalkıyor, yetişmem lazım. Sen malları hazırla, sabah ezanıyla gelip alacağım.” der. Yahudi kabul eder. “Ancak altın para yok, kağıt para olur mu?” diye sorar Muzaffer. Yahudi kabul eder, çünkü savaşın başlarına kadar altın ve gümüş parayla alışveriş yapılıyordur, harple birlikte “evrak-ı nakdiye” denilen kağıt paralar çıkarılmaya başlar. Bu paraların üzerinde, “karşılıklarının altın olarak Duyun-ı Umumiye’ye yatırıldığı, harpten sonra halka karşılığının altın olarak ödeneceği“ yazılıdır.
Mehmed Muzaffer, sabahın erken saatinde Merkez Kumandanlığı’ndan aldığı araba ve askerlerle Yahudinin kapısına dayanır. Mallar hazırdır ve havagazı fenerinin loş ışığında arabaya yüklenir.
Muzaffer, yahudiye bir ” yüzlük kaime ” verir.
Malzemeleri Çanakkale’ye ulaştırır. Böylece Muzaffer, kendisine verilen görevi yerine getirmiş, birliğinin ikmalini istenilen biçimde sağlamıştır.
Üç gün sonra yahudi parayı bozdurmak için gittiği Osmanlı Bankası’nda gişedeki memurların alay konusu olur. Katıla katıla gülerler yahudiye.

Mehmed Muzaffer’in yaptığı sahte paranın ön yüzü

Mehmed Muzaffer’in yaptığı sahte paranın arka yüzü
Para sahtedir.
Muzaffer, bir önceki gün yahudinin dükkanından çıktıktan sonra bir kırtasiyeye gider. Kağıt paraların basımında kullanılan kağıdın aynısından bir parça ve çini mürekkebi ile boya alır. Bütün gece uğraşır, tıpkısının aynısı sahte bir para yapabilmek için. Yaptığı sahte paranın, o günün en büyük kağıt parası 50 liradan 2 farkı vardır.
- Değerini 100 lira yapmıştır.
- O günün 50 liralarının üzerinde “Bedeli Dersaadette altın olarak tesviye olunacaktır” yazarken, Muzaffer’in yaptığı sahte parada ” Bedeli Çanakkale’ de altın olarak tesviye olunacaktır” yazmaktadır.

O günün 50 lirası
Muzaffer’in sahte para üzerinde yazdığı altın kelimesiyle kastı, Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı altından değerli kanıdır.

O günün 50 lirası önyüzü
Muzaffer, Çanakkale’ye döndükten sonra birliğiyle beraber Sina cephesine gider. 1. ve 2. Gazze Muharebelerine katılır. Savaşta kolundan yaralanır ve bir madalya alır. Gazze sokaklarında düşmanı oyalamakla görevlendirilmiş bir artçı birliğin gönüllü eriyken , arap ve ingiliz kurşunlarıyla şehit düşer.
Yahudi tüccar sahte para olayını büyütmez. Lakin olay kısa sürede tüm İstanbul’a yayılır. Şehzade Abdülhalim Efendi duyduğunda yahudiyi çağırır, paranın bedelini altın olarak öder, sahte parayı alır. İçi kadife, dışı sadef kakmalı bir mücevher kutusuna koyduğu parayı, İstanbul Polis Okulu’ndaki Emniyet Müzesi’ne teslim eder. Para, 1970′ lere kadar müzenin en yegane parçası olarak saklanır.
70′lerde okul Ankara’ya taşınır. Müzenin eşyaları da götürülmüş, tahta sandıklarda oraya buraya atılmıştır.
Paranın hikayesini Muzaffer’in sınıf arkadaşlarından bizzat dinlemiş olan paranın resimlerini gören araştırmacı ve tarihçi yazar Ziyad Ebuzziya parayı bulmak ister, yetkililer, değil parayı bulmak, varlığını bile kabul etmezler. Yazar, zamanın Emniyet Müdürü Fahri Görgülü’nün yardımlarıyla parayı ortaya çıkarır.
Para, Ankara’ya taşınırken diğer eşyalar gibi sağa sola savrulur. Önce kutusu kaybolur. Kimin eline geçtiyse artık, katlanarak, seloband yapıştırılarak perişan edilir. Yine de yokolmamış; bir yere konmuştur. ” Polis Laboratuvarı Daire Başkanlığı- Grafoloji ve Sahtecilik Şubesi’nde bir dosyaya…
Kaynak:
- Focus 1995 Hasan Ali Göksoy
- Lale Dergisi 84. sayı Ziyad Ebüzziya
Tarihin ilk transeksüeli: Lili Elbe
28 Eki
David Ebershoff tarafından yazılan Danish Girl adlı roman 2001 yılında tüm dünyada konuşuldu. Şimdi bu romanın beyazperdeye uyarlanması konuşuluyor. Başrolünü Nicole Kidman’ın oynayacağıfilm, Danimarkalı bir ressamın hayatını anlatıyor. Elbette kitabın bu kadar ilgi görmesinin sebebi sadece bir ressamın hayatını anlatması değil. Konu edilen Danimarkalı ressam Lili Elbe (gerçek adı: Einar Wegener).

Einar Wegener’in hayatıgerçekten de filmlere, romanlara konu edilesi cinsten. Erkek olarak evlendikten sonra karısı tarafından eşcinselliği kabul gören, hatta kendisi gibi ressam olan eşi Gerda‘ya kadın kıyafetleri içinde pozlar veren, ikinci bir kadın kişiliğine bürünüp eşiyle lezbiyen ilişki yaşayan Wegener, aynı zamanda tarihin ilk transeksüeli.
1882 yılında doğan (bazı kaynaklarda 1886) Einar Mogens Wegener, Kopenhag Sanat Okulu’na giderken eşi Gerda Gottlieb ile tanışır. Evlendiklerinde 22 yaşında olan Wegener’in eşi 19 yaşındadır.
Gerda’nın resimlerindeki güzel gözlü, boyalı çekici kadın herkes tarafından merak ediledursun, karı koca kimi zaman Wegener’in Lili adlı dişi karaktere bürünüp çekici bayan kıyafetleri giymesiyle cinsel hayatlarına oldukça renk katmaktadır. Kaynaklara göre Gerda eşini bazen Einar bazen de Lili olarak görmek ister.
Yeni Aktüel’de Wegener’le ilgili verilen bilgiye göre 1913 te bu gerçek ortaya çıkar. O yılların Danimarkasında olay hiç hoş karşılanmaz ve sansasyon ortaya çıkar, tabii çift soluğu Paris’te alır. Paris’te yaşadıkları sıradışı hayatı gizlemelerine gerek yoktur; hatta gece dışarı çıkarken rahatça feminen kıyafetler giyebilir Wegener.
Yakınları tarafından çiftin ilişkileri bilinirken, yabancılar Lili Elbe adındaki kadını Gerda’nın kadın kılığına girmiş eşi olarak değil de kızkardeşi olarak bilmektedir.
Çift hakkında dedikoduların arkası kesilmez, hatta sonradan cinsiyet değiştirme operasyonları sırasında hayatını kaybeden Wegener’in ölümünden karısı Gerda sorumlu tutulur.
1930 yılında hissettiği kadınlık duygularını fiziksel olarak da hayata geçirmek için ilk ameliyatını olur Wegener. İlk ameliyat sonrası çiftin evlilikleri de geçerliliğini kaybeder ve sonrasında Gerda başkasıyla evlenerek Fas’a yerleşir. Ameliyatla testisleri alınan ve evliliğini bitiren Lili Elbe ressamlığı bırakır, çünkü ona göre resim yeteneği olan kişi artık bedeninde ve ruhunda yaşamayan Einar Wegener’dir ve o artık Lili Elbe’dir. (İlk ameliyatı yapan doktor: Magnus Hirschfeld).
Vücuduna yumurtalık yerleştirmek için ikinci bir ameliyat daha olur Lili Elbe. 26 yaşında bir kadından kendisine yumurtalık nakil edilir ve sevgilisine çocuk doğurmayı amaçlayarak ölüm riskine ragmen üçüncü, dördüncü ameliyatı da kabul eder. (İkinci operasyonu yapan doktor: Dr Warnekros)
Dördüncü ameliyattan sonra şiddetli karın ağrıları çeken Lili Elbe’nin vücudu yumurtalıkları reddeder ve beşinci ameliyattan bir süre sonra hayatını kaybeder, kadın olarak da gömülür. Bazılarına göre ölümünün sahte olduğu, rahat bir hayat yaşamak için böyle bir plan yaptığı bile söylenir. Öldüğünde 49 yaşındadır.

Lili Elbe, nam-ı diğer Einar Wegener’in ölümünü duyan eski eşi Gerda çok üzülür ve İtalyan olan eşinden ayrılarak Einar ile ilk tanıştıkları, ilk görüşte aşık oldukları ve evlendikleri şehir olan Kopenhag’a yerleşir. Çevredekilerin eski eşinin ölümünden, onu kadın olmaya teşvik ettiği için kendisini suçlamaları Gerda’yı alkole sevkeder. Ressam olarak da kariyeri biten ve eski şöhretini kaybeden Gerda Gottlieb Wegener Porta, 1940 yılında kiralık bir dairede yalnız olarak hayatını kaybeder.
SOĞUK SAVAŞ SIRLARI: KAYIP KOZMONOTLAR
18 Eki

12 Nisan 1961 tarihinde, binlerce yıldır gökyüzünün enginliğine dalıp, türlü hayaller kuran insanoğlunun en imkansız görünen hayali gerçek olmuştu.Yuri Gagarin, yalnızca uzaya giden ilk insanolmakla kalmıyor, bir rüyayı da gerçek kılıyordu. İnsanoğlu artık uzaydaydı ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Peki ama Yuri Gagarin gerçekten de uzaya giden ilk insan mıydı? Yoksa sadece yolunda giden talihi sayesinde kendinden önceki kayıp öncülleri arasından sıyrılmayı başaran şanslı biri miydi?
“Kayıp Kozmonotlar” Soğuk Savaş yıllarının gizemlerinden biridir. Hala aydınlanmamış noktaları vardır. Bunun nedenini anlayabilmek için Soğuk Savaş’ın en sıcak günlerine geri dönmemiz gerekiyor. Bu yıllarda iki kutba ayrılan dünya üzerinde, her alanda müthiş bir yarış sürmektedir ve iki taraf ta elde ettikleri her başarıyı kutsal ideolojilerine adamaktadır. Nihayetinde yarışma kategorilerine uzay da ilave olunca; önce uzaya ilk insansız uydular gönderilmeye başlanır. Sonra buna hayvanlar da eklenir. Şimdi sıra insanlardadır. Herkesin merak ettiği soru aynıdır: Uzaya ilk önce kim gidecek? Burada “kim” den kasıt; bir insanı canlı olarak uzaya gönderip aynı şekilde geri getirmeyi kimin başaracağıdır. Herkes bu sorunun yanıtını beklerken amatör telsizciliğe merak salmış iki İtalyan kardeş; Achille ve Giovanni Judica-Cordiglia, Torino’nun dışında 2. Dünya Savaşı’ndan kalma eski bir sığınakta kurdukları bir dinleme istasyonunda, Amerikan ve Sovyet radyo, telsiz sinyallerini dinlemekle meşguldürler. Malum internet ya da diğer haberleşme teknolojileri henüz gelişmemiş yahut da gelişme aşamasında olduğundan tüm Avrupa hava sahasını bu radyo sinyalleri kaplamaktadır. Ama 1960 yılının 28 Kasım gecesi ilginç bir şey olur. Bu iki İtalyan kardeş dünyadan gittikçe uzaklaşan bir sinyalden gelen SOS mesajını tesadüfen yakalamayı başarırlar. Bir uydu ya da uzay aracından gelen bu SOS mesajı mors alfabesiyle üç kere daha gönderilir fakat sinyal her seferinde daha da zayıflar ve dünya yörüngesinden biraz daha uzaklaşır. Sonunda ise kaybolur. Bu garip olay duyulunca, bir İsviçre radyosu kardeşlere radyo istasyonlarında uzay uzmanı olarak iş verir. Onlar artık uzaya gidecek ilk insanın sesini kaydetmeye hazırdırlar.
2 Şubat 1961’de Sovyet frekanslarını tararlarken telemetri cihazlarına, başka bir yörünge kapsülünden gelen sinyaller yansır. Bu sinyaller güçlükle nefes aldığı belli olan birine aittir ve bu kişinin kalp atışları giderek yavaşlamaktadır. Otuz dakika kadar süren bu sinyali kaydetmeyi başarırlar. Daha sonra bu kayıtları dinleyen zamanın ünlü kardiyologlarından Prof. Dogliotti bunun ölmekte olan bir adama ait olduğunu belirtir. Bundan iki gün sonra Sovyet basınında, yedi buçuk ton ağırlığında bir uydunun dünyaya dönüşü sırasında atmosferde yandığı haberleri çıkar. Haberlerin içeriğinde bu bahtsız kozmonota ait bir ibare tabii ki bulunmaz.
12 Nisan 1961 tarihi gelir. İnsanoğlu nihayet uzaya çıkmıştır. Yuri Gagarin uzaya giden ilk insandır. Kardeşler Gagarin’in uzay uçuşunu da dinlerler. Şanslıdırlar çünkü; Rus uydularının yörünge rotası Kuzey İtalya üzerinden geçmektedir ve bu onların işini kolaylaştırmaktadır. Diğer yanda ise Sovyet uzay programının başındaki isim olan Sergey Korolyov aklına bu sefer bir kadını uzaya göndermeyi koymuştur. Bu aynı teknolojik imkanları kullanarak ve ekstra bir çaba göstermeden prestijlerini ikiye katlama fırsatıdır. Valentina Tereshkova
16 Haziran 1963’te Vostok 6 aracı ile başarılı bir şekilde uzaya fırlatıldığında, Tereshkova uzaya çıkan ilk kadın olarak tarihe geçer. Ama biz tekrar “acaba” sorusunu sorarız çünkü Judica-Cordiglia kardeşler 23 Mayıs 1961’de başka bir Sovyet uzay aracına ait radyo sinyalini yakalamayı başarmışlardır. Bu onların en inanılmaz kaydıdır. Çünkü bağlantı tekrar atmosfere girmeye çalışan bir uzay aracı ile dünyadaki kontrol merkezi arasındadır ve seslerden birinin sahibi bir kadın kozmonottur. Kadın kozmonotun dramatik ses tonu bir şeylerin yolunda gitmediğini belli etmektedir. Bağlantı bir süre sonra kesilir fakat onlar bunu da kaydetmeyi başarmışlardır. Kayıt tercüme edildiğinde işin iç yüzü ortaya çıkar. Anlaşıldığı kadarıyla kapsülün ısı kalkanları hasar görmüştür. Cihazlar tam anlamıyla düzgün çalışmamaktadır. Kadın kozmonot endişe yüklü sesiyle kontrol merkezinden yardım almaya çalışmaktadır. Isının gittikçe yükseldiğini söyler. Kapsülün içi alev almıştır. Kendinden emin bir ses ona tekrar yörüngeye girmeyi denemesini söyler. Kozmonot umutsuzca sorar: Çarpacak mıyım? Bağlantı burada kesilir.
Üç gün sonra bilindik bir olay tekrar yaşanır. Sovyet haber ajansı TASS bir açıklama yapar: İnsansız bir uydu atmosfere girerken yanıp, kaybolmuştur. Açıklamada belki de gerçekte uzaya çıkan ilk kadın olan bu talihsiz kozmonotun trajik sonundan bahsedilmez. Kimliği bir sır olarak kalmıştır. Fakat bu olay batı basınının ilgisini çekmiştir ve bu konu üzerine eğilirler. Judica-Cordiglia kardeşler ünlü olmuşlardır.
Corriere della Sera gazetesi bu konuda haberler yapar. Bu haberler Rus basınında da çıkar. Sovyet yetkililere göre bu tür haberler onların başarılarını gölgelemeye çalışanlarca uydurulmaktadır. Doğal olarak, bu iki amatör gencin iletişim bağlantılarına sızabilmesi Ruslar’ı kızdırmıştır. Bir gün kapılarına kendini muhabir olarak tanıtan biri gelir. Adam casus filmlerinden fırlamış gibidir ve ağır bir Rus aksanı vardır. Gerçek sonradan ortaya çıkar; bu adam aslında bir KGB ajanıdır. Bu olaydan sonra İtalyan Gizli Servisi kardeşleri korumaya alır.
Belirtildiği üzere zaman Soğuk Savaş yıllarıdır. Her yeni gün; yeni haberler ve heyecanlar barındırmaktadır. Basının kayıp kozmonotlara olan ilgisi kesilir. Aslında altmışlı yıllarda her iki tarafta da talihsiz kazalar meydana gelmiştir. Uzay yarışı can almaktadır ve hükümetler bazı olayları saklayamazlar. Ay uçuşu için hazırlanan üç Amerikalı astronot basınç kabininde çıkan yangında can verir. İçlerinden biri uzayda yürüyen ilk Amerikalı astronot olan Edward White‘dır. Rus kozmonot Vladimir Komarov; test edilmeden alelacele uzaya gönderilen Soyuz 1 uzay aracı ile dünyaya dönerken, aracın paraşütleri açılmaz ve yere çakılır. Vladimir Komarov resmi olarak bir uzay görevinde ölen ilk insandır.

Vladimir Komarov
Zaman geçer… Demir Perde’den yayılan sis perdesi aralanmaya başlar. Yirmi yıla yakın bir süre NASA’da yer kontrol uzmanı olarak sayısız uzay uçuşunda görev alan James Oberg – ki aynı zamanda Sovyet uzay programı konusunda uzman bir tarihçidir – seksenlerin sonlarında Uncovering Soviet Disasters adlı bir kitap yazar. Kitabın içeriği Judica-Cordiglia kardeşlerin kayıtlarını doğrular niteliktedir. Fakat kitap bunlarla da sınırlı değildir, daha ilginç ayrıntılar da vardır. Kitapta; Soçi Altılısı olarak adlandırılan ve aralarında Yuri Gagarin’in de olduğu ilk kozmonot eğitim grubunda yer alan, en genç kozmonot adayı Valentin Bondarenko hakkında bilgiler bulunur.

Soçi Altılısı

Kitapta yazdığı üzere eğitiminin son günlerinde başına gelen feci bir kaza sonucu Bondarenko’nun tüm bedeni yanar. Kazadan sonra bir süre daha hayatta kalır fakat yanıkları çok derindir. Acılar içinde ölür. Uzay yarışının hemen başında meydana gelen bu kazanın yaratacağı olumsuz hava düşünülerek Bondarenko’nun ölümü saklanır. Görüntüsü, Soçi Altılısı‘nın birlikte çektirdiği hatıra fotoğraflarından bile çıkarılır. 1986’ya kadar ölümünün detayları açıklanmaz.
Kitapta daha da ilginç iddialar vardır. Çek Komünist Partisi‘nin yüksek dereceli bir yetkilisinin anlattığına göre; ellili yılların sonunda Sibirya üzerinde yapılan başarısız yörünge-altı uçuş testlerinde ve roket fırlatma denemelerinde gerekli eğitimi almamış çok sayıda test pilotu hayatını kaybetmiştir. Bu kişilerin kim olduğu günümüzde bile sırdır. Yine bazılarına göre, Yuri Gagarin bir kozmonot değil aslında bir uzay yolcusudur, çünkü aracındaki tüm uçuş panelleri ve göstergeleri kilitlidir. Yolculuğu doğrudan dünyadaki kontrol merkezi tarafından yönlendirilmiştir. Büyük bir ihtimalle; görevi başarısızlıkla sonuçlansa, adı tarihin karanlık sayfalarına gömülecek ve kimse tarafından bilinmeyecektir.

Valentin_Bondarenko
Eylül 1980’de, Küba ve Sovyetler Birliği arasındaki dostluğun işareti olarak, Kübalı Arnaldo Tamayo-Mendez bir Soyuz 38 kapsülünde misafir kozmonot olarak uzaya gönderilir. Küba’ya döndüğünde bir kahramana yakışır biçimde karşılanır. Fidel Castro o gün verdiği bir demeçte yıllar önce yaptığı Rusya gezisinde ziyaret ettiği kozmonot eğitim merkezi Zvezdny Gorodok’da gördüklerini anlatmıştır. Yuri Gagarin onun ziyaretinden kısa bir süre önce bir uçak kazasında ölmüştür. Onun çalışma odasını da gezmiştir ve anlattığına göre eşyaları, masası üzerinde açık bıraktığı kitabı, üniforması hiç ellenmeden öylece durmaktadır. Odadaki tüm saatler onun kaza yaptığı zamanı gösterir biçimde ayarlanmıştır. Castro sonra başka bir odaya geçmiştir. Burası Şehitler Odası olarak adlandırılmıştır. Odanın girişi sıkı bir şekilde korunmaktadır ve tüm duvarlarda Sovyet uzay programında hayatlarını kaybedenlerin fotoğrafları asılıdır. Castro gördüklerini hala unutamamış olacak ki şunu da eklemiştir: “Sayısız kahramanlar vardır ki, hayatlarını uzay çağının başlaması için feda etmişlerdir.”
Kimbilir belki sahiden de, uzaya giden ama şansı pek yaver gitmeyen o kayıp kozmonotlardan biri, hala kapsülü içinde uzayın derinliklerinde bir yerlere doğru yol almaktadır.






