merakli ol

Tarihin ilk transeksüeli: Lili Elbe

David Ebershoff tarafından yazılan Danish Girl adlı roman 2001 yılında tüm dünyada konuşuldu. Şimdi bu romanın beyazperdeye uyarlanması konuşuluyor. Başrolünü Nicole Kidman’ın oynayacağıfilm, Danimarkalı bir ressamın hayatını anlatıyor. Elbette kitabın bu kadar ilgi görmesinin sebebi sadece bir ressamın hayatını anlatması değil. Konu edilen Danimarkalı ressam Lili Elbe (gerçek adı: Einar Wegener).

\

Einar Wegener’in hayatıgerçekten de filmlere, romanlara konu edilesi cinsten. Erkek olarak evlendikten sonra karısı tarafından eşcinselliği kabul gören, hatta kendisi gibi ressam olan eşi Gerda‘ya kadın kıyafetleri içinde pozlar veren, ikinci bir kadın kişiliğine bürünüp eşiyle lezbiyen ilişki yaşayan Wegener, aynı zamanda tarihin ilk transeksüeli.

1882 yılında doğan (bazı kaynaklarda 1886) Einar Mogens Wegener, Kopenhag Sanat Okulu’na giderken eşi Gerda Gottlieb ile tanışır. Evlendiklerinde 22 yaşında olan Wegener’in eşi 19 yaşındadır.

Gerda’nın resimlerindeki güzel gözlü, boyalı çekici kadın herkes tarafından merak ediledursun, karı koca kimi zaman Wegener’in Lili adlı dişi karaktere bürünüp çekici bayan kıyafetleri giymesiyle cinsel hayatlarına oldukça renk katmaktadır. Kaynaklara göre Gerda eşini bazen Einar bazen de Lili olarak görmek ister.

Yeni Aktüel’de Wegener’le ilgili verilen bilgiye göre 1913 te bu gerçek ortaya çıkar. O yılların Danimarkasında olay hiç hoş karşılanmaz ve sansasyon ortaya çıkar, tabii çift soluğu Paris’te alır. Paris’te yaşadıkları sıradışı hayatı gizlemelerine gerek yoktur; hatta gece dışarı çıkarken rahatça feminen kıyafetler giyebilir Wegener.

Yakınları tarafından çiftin ilişkileri bilinirken, yabancılar Lili Elbe adındaki kadını Gerda’nın kadın kılığına girmiş eşi olarak değil de kızkardeşi olarak bilmektedir.

Çift hakkında dedikoduların arkası kesilmez, hatta sonradan cinsiyet değiştirme operasyonları sırasında hayatını kaybeden Wegener’in ölümünden karısı Gerda sorumlu tutulur.

1930 yılında hissettiği kadınlık duygularını fiziksel olarak da hayata geçirmek için ilk ameliyatını olur Wegener. İlk ameliyat sonrası çiftin evlilikleri de geçerliliğini kaybeder ve sonrasında Gerda başkasıyla evlenerek Fas’a yerleşir. Ameliyatla testisleri alınan ve evliliğini bitiren Lili Elbe ressamlığı bırakır, çünkü ona göre resim yeteneği olan kişi artık bedeninde ve ruhunda yaşamayan Einar Wegener’dir ve o artık Lili Elbe’dir. (İlk ameliyatı yapan doktor: Magnus Hirschfeld).

Vücuduna yumurtalık yerleştirmek için ikinci bir ameliyat daha olur Lili Elbe. 26 yaşında bir kadından kendisine yumurtalık nakil edilir ve sevgilisine çocuk doğurmayı amaçlayarak ölüm riskine ragmen üçüncü, dördüncü ameliyatı da kabul eder. (İkinci operasyonu yapan doktor: Dr Warnekros)

Dördüncü ameliyattan sonra şiddetli karın ağrıları çeken Lili Elbe’nin vücudu yumurtalıkları reddeder ve beşinci ameliyattan bir süre sonra hayatını kaybeder, kadın olarak da gömülür. Bazılarına göre ölümünün sahte olduğu, rahat bir hayat yaşamak için böyle bir plan yaptığı bile söylenir. Öldüğünde 49 yaşındadır.

\

Lili Elbe, nam-ı diğer Einar Wegener’in ölümünü duyan eski eşi Gerda çok üzülür ve İtalyan olan eşinden ayrılarak Einar ile ilk tanıştıkları, ilk görüşte aşık oldukları ve evlendikleri şehir olan Kopenhag’a yerleşir. Çevredekilerin eski eşinin ölümünden, onu kadın olmaya teşvik ettiği için kendisini suçlamaları Gerda’yı alkole sevkeder. Ressam olarak da kariyeri biten ve eski şöhretini kaybeden Gerda Gottlieb Wegener Porta, 1940 yılında kiralık bir dairede yalnız olarak hayatını kaybeder.

SOĞUK SAVAŞ SIRLARI: KAYIP KOZMONOTLAR

Yuri Gagarin

12 Nisan 1961 tarihinde, binlerce yıldır gökyüzünün enginliğine dalıp, türlü hayaller kuran insanoğlunun en imkansız görünen hayali gerçek olmuştu.Yuri Gagarin, yalnızca uzaya giden ilk insanolmakla kalmıyor, bir rüyayı da gerçek kılıyordu. İnsanoğlu artık uzaydaydı ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Peki ama Yuri Gagarin gerçekten de uzaya giden ilk insan mıydı? Yoksa sadece yolunda giden talihi sayesinde kendinden önceki kayıp öncülleri arasından sıyrılmayı başaran şanslı biri miydi?

Kayıp Kozmonotlar” Soğuk Savaş yıllarının gizemlerinden biridir. Hala aydınlanmamış noktaları vardır. Bunun nedenini anlayabilmek için Soğuk Savaş’ın en sıcak günlerine geri dönmemiz gerekiyor. Bu yıllarda iki kutba ayrılan dünya üzerinde, her alanda müthiş bir yarış sürmektedir ve iki taraf ta elde ettikleri her başarıyı kutsal ideolojilerine adamaktadır. Nihayetinde yarışma kategorilerine uzay da ilave olunca; önce uzaya ilk insansız uydular gönderilmeye başlanır. Sonra buna hayvanlar da eklenir. Şimdi sıra insanlardadır. Herkesin merak ettiği soru aynıdır: Uzaya ilk önce kim gidecek? Burada “kim” den kasıt; bir insanı canlı olarak uzaya gönderip aynı şekilde geri getirmeyi kimin başaracağıdır. Herkes bu sorunun yanıtını beklerken amatör telsizciliğe merak salmış iki İtalyan kardeş; Achille ve Giovanni Judica-Cordiglia, Torino’nun dışında 2. Dünya Savaşı’ndan kalma eski bir sığınakta kurdukları bir dinleme istasyonunda, Amerikan ve Sovyet radyo, telsiz sinyallerini dinlemekle meşguldürler. Malum internet ya da diğer haberleşme teknolojileri henüz gelişmemiş yahut da gelişme aşamasında olduğundan tüm Avrupa hava sahasını bu radyo sinyalleri kaplamaktadır. Ama 1960 yılının 28 Kasım gecesi ilginç bir şey olur. Bu iki İtalyan kardeş dünyadan gittikçe uzaklaşan bir sinyalden gelen SOS mesajını tesadüfen yakalamayı başarırlar. Bir uydu ya da uzay aracından gelen bu SOS mesajı mors alfabesiyle üç kere daha gönderilir fakat sinyal her seferinde daha da zayıflar ve dünya yörüngesinden biraz daha uzaklaşır. Sonunda ise kaybolur. Bu garip olay duyulunca, bir İsviçre radyosu kardeşlere radyo istasyonlarında uzay uzmanı olarak iş verir. Onlar artık uzaya gidecek ilk insanın sesini kaydetmeye hazırdırlar.

2 Şubat 1961’de Sovyet frekanslarını tararlarken telemetri cihazlarına, başka bir yörünge kapsülünden gelen sinyaller yansır. Bu sinyaller güçlükle nefes aldığı belli olan birine aittir ve bu kişinin kalp atışları giderek yavaşlamaktadır. Otuz dakika kadar süren bu sinyali kaydetmeyi başarırlar. Daha sonra bu kayıtları dinleyen zamanın ünlü kardiyologlarından Prof. Dogliotti bunun ölmekte olan bir adama ait olduğunu belirtir. Bundan iki gün sonra Sovyet basınında, yedi buçuk ton ağırlığında bir uydunun dünyaya dönüşü sırasında atmosferde yandığı haberleri çıkar. Haberlerin içeriğinde bu bahtsız kozmonota ait bir ibare tabii ki bulunmaz.

12 Nisan 1961 tarihi gelir. İnsanoğlu nihayet uzaya çıkmıştır. Yuri Gagarin uzaya giden ilk insandır. Kardeşler Gagarin’in uzay uçuşunu da dinlerler. Şanslıdırlar çünkü; Rus uydularının yörünge rotası Kuzey İtalya üzerinden geçmektedir ve bu onların işini kolaylaştırmaktadır. Diğer yanda ise Sovyet uzay programının başındaki isim olan Sergey Korolyov aklına bu sefer bir kadını uzaya göndermeyi koymuştur. Bu aynı teknolojik imkanları kullanarak ve ekstra bir çaba göstermeden prestijlerini ikiye katlama fırsatıdır. Valentina Tereshkova

16 Haziran 1963’te Vostok 6 aracı ile başarılı bir şekilde uzaya fırlatıldığında, Tereshkova uzaya çıkan ilk kadın olarak tarihe geçer. Ama biz tekrar “acaba” sorusunu sorarız çünkü Judica-Cordiglia kardeşler 23 Mayıs 1961’de başka bir Sovyet uzay aracına ait radyo sinyalini yakalamayı başarmışlardır. Bu onların en inanılmaz kaydıdır. Çünkü bağlantı tekrar atmosfere girmeye çalışan bir uzay aracı ile dünyadaki kontrol merkezi arasındadır ve seslerden birinin sahibi bir kadın kozmonottur. Kadın kozmonotun dramatik ses tonu bir şeylerin yolunda gitmediğini belli etmektedir. Bağlantı bir süre sonra kesilir fakat onlar bunu da kaydetmeyi başarmışlardır. Kayıt tercüme edildiğinde işin iç yüzü ortaya çıkar. Anlaşıldığı kadarıyla kapsülün ısı kalkanları hasar görmüştür. Cihazlar tam anlamıyla düzgün çalışmamaktadır. Kadın kozmonot endişe yüklü sesiyle kontrol merkezinden yardım almaya çalışmaktadır. Isının gittikçe yükseldiğini söyler. Kapsülün içi alev almıştır. Kendinden emin bir ses ona tekrar yörüngeye girmeyi denemesini söyler. Kozmonot umutsuzca sorar: Çarpacak mıyım? Bağlantı burada kesilir.

Üç gün sonra bilindik bir olay tekrar yaşanır. Sovyet haber ajansı TASS bir açıklama yapar: İnsansız bir uydu atmosfere girerken yanıp, kaybolmuştur. Açıklamada belki de gerçekte uzaya çıkan ilk kadın olan bu talihsiz kozmonotun trajik sonundan bahsedilmez. Kimliği bir sır olarak kalmıştır. Fakat bu olay batı basınının ilgisini çekmiştir ve bu konu üzerine eğilirler. Judica-Cordiglia kardeşler ünlü olmuşlardır.

Corriere della Sera gazetesi bu konuda haberler yapar. Bu haberler Rus basınında da çıkar. Sovyet yetkililere göre bu tür haberler onların başarılarını gölgelemeye çalışanlarca uydurulmaktadır. Doğal olarak, bu iki amatör gencin iletişim bağlantılarına sızabilmesi Ruslar’ı kızdırmıştır. Bir gün kapılarına kendini muhabir olarak tanıtan biri gelir. Adam casus filmlerinden fırlamış gibidir ve ağır bir Rus aksanı vardır. Gerçek sonradan ortaya çıkar; bu adam aslında bir KGB ajanıdır. Bu olaydan sonra İtalyan Gizli Servisi kardeşleri korumaya alır.

Belirtildiği üzere zaman Soğuk Savaş yıllarıdır. Her yeni gün; yeni haberler ve heyecanlar barındırmaktadır. Basının kayıp kozmonotlara olan ilgisi kesilir. Aslında altmışlı yıllarda her iki tarafta da talihsiz kazalar meydana gelmiştir. Uzay yarışı can almaktadır ve hükümetler bazı olayları saklayamazlar. Ay uçuşu için hazırlanan üç Amerikalı astronot basınç kabininde çıkan yangında can verir. İçlerinden biri uzayda yürüyen ilk Amerikalı astronot olan Edward White‘dır. Rus kozmonot Vladimir Komarov; test edilmeden alelacele uzaya gönderilen Soyuz 1 uzay aracı ile dünyaya dönerken, aracın paraşütleri açılmaz ve yere çakılır. Vladimir Komarov resmi olarak bir uzay görevinde ölen ilk insandır.

Vladimir Komarov
Vladimir Komarov

Zaman geçer… Demir Perde’den yayılan sis perdesi aralanmaya başlar. Yirmi yıla yakın bir süre NASA’da yer kontrol uzmanı olarak sayısız uzay uçuşunda görev alan James Oberg – ki aynı zamanda Sovyet uzay programı konusunda uzman bir tarihçidir – seksenlerin sonlarında Uncovering Soviet Disasters adlı bir kitap yazar. Kitabın içeriği Judica-Cordiglia kardeşlerin kayıtlarını doğrular niteliktedir. Fakat kitap bunlarla da sınırlı değildir, daha ilginç ayrıntılar da vardır. Kitapta; Soçi Altılısı olarak adlandırılan ve aralarında Yuri Gagarin’in de olduğu ilk kozmonot eğitim grubunda yer alan, en genç kozmonot adayı Valentin Bondarenko hakkında bilgiler bulunur.

Soçi Altılısı
Soçi Altılısı
\

Kitapta yazdığı üzere eğitiminin son günlerinde başına gelen feci bir kaza sonucu Bondarenko’nun tüm bedeni yanar. Kazadan sonra bir süre daha hayatta kalır fakat yanıkları çok derindir. Acılar içinde ölür. Uzay yarışının hemen başında meydana gelen bu kazanın yaratacağı olumsuz hava düşünülerek Bondarenko’nun ölümü saklanır. Görüntüsü, Soçi Altılısı‘nın birlikte çektirdiği hatıra fotoğraflarından bile çıkarılır. 1986’ya kadar ölümünün detayları açıklanmaz.

Kitapta daha da ilginç iddialar vardır. Çek Komünist Partisi‘nin yüksek dereceli bir yetkilisinin anlattığına göre; ellili yılların sonunda Sibirya üzerinde yapılan başarısız yörünge-altı uçuş testlerinde ve roket fırlatma denemelerinde gerekli eğitimi almamış çok sayıda test pilotu hayatını kaybetmiştir. Bu kişilerin kim olduğu günümüzde bile sırdır. Yine bazılarına göre, Yuri Gagarin bir kozmonot değil aslında bir uzay yolcusudur, çünkü aracındaki tüm uçuş panelleri ve göstergeleri kilitlidir. Yolculuğu doğrudan dünyadaki kontrol merkezi tarafından yönlendirilmiştir. Büyük bir ihtimalle; görevi başarısızlıkla sonuçlansa, adı tarihin karanlık sayfalarına gömülecek ve kimse tarafından bilinmeyecektir.

Valentin_Bondarenko
Valentin_Bondarenko

Eylül 1980’de, Küba ve Sovyetler Birliği arasındaki dostluğun işareti olarak, Kübalı Arnaldo Tamayo-Mendez bir Soyuz 38 kapsülünde misafir kozmonot olarak uzaya gönderilir. Küba’ya döndüğünde bir kahramana yakışır biçimde karşılanır. Fidel Castro o gün verdiği bir demeçte yıllar önce yaptığı Rusya gezisinde ziyaret ettiği kozmonot eğitim merkezi Zvezdny Gorodok’da gördüklerini anlatmıştır. Yuri Gagarin onun ziyaretinden kısa bir süre önce bir uçak kazasında ölmüştür. Onun çalışma odasını da gezmiştir ve anlattığına göre eşyaları, masası üzerinde açık bıraktığı kitabı, üniforması hiç ellenmeden öylece durmaktadır. Odadaki tüm saatler onun kaza yaptığı zamanı gösterir biçimde ayarlanmıştır. Castro sonra başka bir odaya geçmiştir. Burası Şehitler Odası olarak adlandırılmıştır. Odanın girişi sıkı bir şekilde korunmaktadır ve tüm duvarlarda Sovyet uzay programında hayatlarını kaybedenlerin fotoğrafları asılıdır. Castro gördüklerini hala unutamamış olacak ki şunu da eklemiştir: “Sayısız kahramanlar vardır ki, hayatlarını uzay çağının başlaması için feda etmişlerdir.”

Kimbilir belki sahiden de, uzaya giden ama şansı pek yaver gitmeyen o kayıp kozmonotlardan biri, hala kapsülü içinde uzayın derinliklerinde bir yerlere doğru yol almaktadır.

Eğlence teorisi

Stres ve tembellik katsayısının, insan nüfüs katsayısından 8 kat daha hızlı arttığı gezegenimizde, “insanlığı düzeltip dünyayı daha yaşanılabilir bir hale getirecek asıl güç nedir?” sorusunun cevabı çok basitmiş aslında: Biraz eğlence.

\

Volkswagen hazırlamış olduğu The Fun Theory projesinde bunu ispat etmeyi başarmış.Mesela, metro çıkışındaki bir merdivenin basamaklarını, piyano tuşları haline getirmişler ve her basamağı farklı ses çıkaracak şekilde ayarlamışlar. Bundan sonra yürüyen merdivenin yüzüne kimse bakmaz olmuş. O esnada, işe gitmek gibi sıkıcı bir iş yapan insanların ne kadar eğlendiğini düşününce, çok kıskandım bu projeyi.

Diğer proje ise, ilk duyduğunuzda ne işe yarar ki bu diyebileceğiniz çoookk derin bir çöp kutusu. Aslında çok derin değil ama biraz ses efektiyle insanların öyle hissetmesi sağlanmış. Sonuç: Buraya çöp atanlar, muhtemelen buldukları bütün diğer çöpleri de buraya atmaya başlamışlar; çöp kutusunu ıskalayan çöpleri bile üşenmeyip, hatta büyük bir zevkle yerden alıp, tekrar kutuya atmışlar. Onlar eğlenmiş,dünya kazanmış.

Projeyi şurdan takip edebilirsiniz. Youtube’a giremeyenler içinpiyano merdiven ve dipsiz çöp kutusu

oscar wilde

ezel dizisinde gündeme oturan şiirin yazarı.
şöyle der oscar wilde ;

kulak verin sözlerime iyice,
herkes öldürebilir sevdiğini
kimi bir bakışıyla yapar bunu,
kimi dalkavukça sözlerle,
korkaklar öpücük ile öldürür,
yürekliler kılıç darbeleriyle!

kimi gençken öldürür sevdiğini
kimileri yaşlı iken öldürür;
şehvetli ellerle öldürür kimi
kimi altından ellerle öldürür;
merhametli kişi bıçak kullanır
çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.

kimi aşk kısadır, kimi uzundur,
kimi satar kimi de satın alır;
kimi gözyaşı döker öldürürken,
kimi kılı kıpırdamadan öldürür;
herkes öldürebilir sevdiğini
ama herkes öldürdü diye ölmez

yasaların yargısı doğru mudur
ya da yanlış mıdır bunu bilemem;
bildiğim tek şey bu hapishanede
demir gibi sağlamdır tüm duvarlar,
bir yıl kadar uzundur her geçen gün
yıl bitmek bilmez, uzadıkça uzar.

kabil’in habil’i öldürdüğü
günden beri hiç dinmedi acılar
çünkü insanların insanlar için
koymuş olduğu bütün yasalar
tıpkı adaletsiz bir kalbur gibi
taneyi eleyip samanı tutar.

bildiğim başka bir şey daha var
-ki bilmeli benim gibi herkes de-
insanın kardeşlerine ettiğini
isa efendimiz görmesin diye
utanç tuğlalarıyla, parmaklıklarla
örüldü yapılan her hapishane.

parmaklıklar güneşi engelledi,
kararttılar tatlı ay ışığını,
cehennemi böyle ört bas ettiler
yaptıkları bütün iğrenç şeyleri
insanoğlundan, tanrının oğlundan
gizlemeyi ustaca başardılar.

zehirli otlar gibi kötülükler
büyür hapishanenin havasında,
yok olur burada harcanıp gider
iyi olan ne varsa insanda:
kapıyı tutar soluk bir keder
umutsuzluk bekçiliğini yapar.

sert taşla döşelidir idamlık avluları,
yüksek duvarlarından süzülür sızıntılar,
o, havaya böyle bir yerde çıkarılırdı,
yoğun bir gök altına,
dört yanını çevirmiş dolaşan gardiyanlar
kendi ölmesin diye adamı kollarlardı.

bazan da otururdu kuşkul gözcüleriyle
gece gündüz demeden acısını izleyen;
ağlamak için bile kalkarsa gözetleyen,
secdeye varmak için yere çömelse bile;
kendisini çalmasın asılacağı ipten,
diye gözleyenlerle.

vali kesinlik yanlı,
kurallara bağlıydı:
doktora göre ölüm
bilimsel bir olaydı:
ve din-adamı her gün iki kere uğrayıp,
dinsel konularda bir özet bırakmaktaydı.

o her gün iki kere piposunu içiyor,
bir bardak birasını:
görüşünü kararlı,
korkusuzdur, içinde bir yer yoktu korkuya;
kıvançlı olduğunu sık sık belirtiyordu,
asılacağı günü yakınlaşıyor diye.

avluda süklüm püklüm dökülerek dolaşan
bir deli sürüsüydük!
umursamıyorduk hiç, biliyorduk ki bizler
şeytan’ın sürüsüydük:
kabak kafamız, ağır adımlarımızla biz
maskara sürüsüydük.

lime lime parçalar katranlı halatları
kanlı kör tırnaklarla;
kapıları ovalar ve yerleri silerdik,
boyuna temizlerdik demir parmaklıkları:
peş peşe sabunlardık tüm tahta kısımları,
gürültüyle çarpardık yerlerde kovaları.

o reading zindanında reading iline yakın
şimdi bir çukur vardır çok alçakça bir çukur,
bir mutsuz adam şimdi yatmaktadır orada
alevin dişleriyle delik deşik olmuştur,
yatmaktadır yakıcı bir kefene sarılmış
mezarında ad yoktur.

isa çağrısına dek, ölülerin orada,
o, sessiz yatacaktır:
hiçbir gerek yok artık aptalca gözyaşında,
ve onun için artık sızlanmak boşunadır:
sevdiği bir kadını öldürmüştü bu adam,
bu yüzden asılmıştır.

ama herkes de gene sevdiğini öldürür,
bu böylece biline,
kimi bunu yüklü bakışlarıyla yapar,
kimi de okşayıcı bir söz ile öldürür,
korkak, bir öpücükle,
yüreklisi kılıçla, bir kılıçla öldürür.

İşlemlerinizin Analizi için Forex İşlem Kaydı Tutma (Thomas Long)

Forex yatırımcısı olarak kendinizi değerlendirmek için kullanabileceğiniz en sağlıklı bilgi, işlem kaydıdır.  Her bir işlemde, düşüncelerinizin ve işlemlerinizin izini sürmelisiniz. Böylece genel olarak tradinge karşı tutumunuzu geliştirebilirsiniz.  Bir işlem kaydında bulunacak en genel maddeler şunlar olabilir:

1.  İşlem tarihi
2. İşlem saati
3. Giriş fiyatı
4. Pozisyon miktarı
5. İlk stop seviyesi
6. İşleme girme nedeni 
7. Hedef fiyat (varsa)
8. Çıkış fiyatı
9. İşlemden çıkma nedeni 
10. Sonuç 

En az 10 işlemi kapattıktan sonra, yazdıklarınız üzerinden piyasanın, girişlerinize nasıl tepki verdiğine yönelik düşüncelerinizi karşılaştırabilirsiniz.

Kendinize sormanız gereken sorulara örnek verecek olursak:

1. İşleme girdikten sonra piyasa nasıl hareket etti?
2. İşlem kâr etmişse, piyasa dönüş yapmadan önce ne kadar süreyle aleyhime devam etti?
3. İşlem zarar ettiyse, işlem, dönüş yaşamadan önce ne kadar kar etti?
4. Pozisyon açıldığında ve pozisyon kapatıldığında, koruyucu stop emrim neredeydi?
5. İşleme başladığımda günlük grafikte trend yönü neydi?
6. İşlem karla sonuçlandıysa, hareketin ne kadarını yakalayabildim?
7. Hareketin ideal giriş noktasına ne kadar yaklaştım ve bunu nasıl geliştirebilirim?
8. Girişten sonra açıklanan bir haber veya piyasa yönünü etkileyen herhangi bir haber var mıydı? 
9. Bu işlemi daha iyi yönetebilir miydim?
10. Pozisyon miktarım iyi miydi yoksa biraz daha uygun hale getirmeme gerek var mıydı?

Bunlar tabii ki örnek sorular.  Zaman içinde, daha fazla bilginin kaydını tutmalı ve kendinize daha sıkı soru sormalısınız.  Ancak , yaptıklarınızı geliştirmeye veya değiştirmeye ihtiyacınızın olup olmadığını görmenin en iyi yolu işlemlerinizi analiz etmektir.  Tabii ki aylık hesap bakiyeniz, yaptıklarınızın bir işe yarayıp yaramadığını gösterir ancak başarılı işlemlerin anahtarı sürekli ilerlemektir ve hareketlerinizin ve düşüncelerinizin kaydını tutmak, bir yatırımcı olarak işlemlerinizi doğru bir şekilde analiz edebilmenin en iyi yoludur.

J. J. ROUSSEAU (Serseri Filozof)

18. yüzyılın önemli düşünürü J.J. Rousseau‘nun babası İsaac Rousseau’nun, 1705-1711 arası İstanbul’da yaşadığı bilinir. Adam, saat tamirciliği yapan serseri ruhlu biridir. J.J. Rousseau, Cenevre’de doğar. Bir kavgaya karışan babası, cezadan kurtulmak için şehirden kaçar ve bir daha da oğlunu aramaz.

Rousseau, amcası tarafından bir papazın yanına yerleştirilir. Papaz tarafından kırbaçla dövülen Rousseau tekrar amcasının yanına döner. En sık yaptığı şey kırlarda aylak aylak gezmektir. Bu sefer bir zabıt katibinin yanına yerleştirilir, o da olmaz bir oymacının yanına verilir. Zabıt katibi onu eşeklikle, oymacı hırsızlıkla suçlar, döverler.

Rousseau bu defa bir rahip tarafından, Madam Worens adlı bir kadının yanına yerleştirilir. Kadın ahlaki açıdan kuşkulu biridir. Ona iyi davranır, “küçük” diye hitap eder, o da kadına “anne” der. Bir süre sonra kadının ona metreslik yaptığı anlaşılır. Kadın ona kadastro dairesinde bir iş bulmuşsa da Rousseau işi terk eder. Yayan yapıldak gezmelere ve serseriliklere başlar. Zamanla müzikşinas olur. Bu, besteci kimliğinin temelini oluşturacaktır. Bu arada üç yılını geçirdiği madam ile arası açılır. Bir yandan da felsefe, tarih, şiir ve teolojiye ait eserler okumaktadır. Nihayet 1735’ten sonra ciddi insanlarla ve bilgelerle ilgilenmeye başlar.

Hatta bir fizik deneyi sonucu ölümden döner; merdivenden düşerek bir süre görmez olur

merdiven

merdiven

 

Rousseau, Charmette’de zengin bir adamın çocuklarına eğitmenlik yapar. Bu arada adamın şaraplarını çalmakta sakınca görmez. İlk denemelerini de burada yazar. Madamla ilgisini tamamen keserek 1741′de Paris’e gider. Cebinde çok az parası, yeni sistemde bir notası, Narciss adlı bir de komedisi vardır. Venedik büyükelçisi Montaigu ile İtalya’ya gider. Notadan büyük servet ummaktadır. Fakat bu elçiyle de geçinemez, kavga eder ve tekrar Paris’e döner. Bir süre daha kaldırımlarda işsiz güçsüz dolaşır.

1749’da Dijon Akademisi “Bilim ve sanatların ilerlemesi örfleri bozar mı, yoksa saf bir hale mi getirir?” konulu bir yarışma açar. Rousseau bu soruya verdiği olumsuz karşılıkla büyük bir ün kazanır. Bilim ve sanatları bir lüks, ahlak ve töreleri bozan faaliyet olarak niteleyen Rousseau’ya karşı çıkışlar olur. Bunlara yanıt vermeye hazırlanırken aynı akademi, “Eşitsizliğin kökenleri” konulu bir yarışma daha açar. Buna; “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine Konuşma” başlıklı bir eserle katılır, bu yarışmayı da kazanır.

Rousseau bir süre bir mareşalin evinde inzivaya çekilir. Burada ünlü eseri Emile’i yazar. Fakat Emile Sorbon Üniversitesi tarafından sansürden geçirilir. Parlamento eseri yaktırır, Rousseau’nun da hapsine karar verir. Eser Hollanda ve Cenevre’de de mahkum edilir. Oysa birkaç yıl sonra da Cenevre’de Rousseau’nun hemşeriliği törenle kutlanacaktır.

Bir gün kışkırtmalar sonucu düşünürün evi taşlanır, Rousseau bu olayı hayalinde büyüterek kendisinin de taşlanacağı şüphesine kapılır. Bir zaman sonra İngiltere’ye gider. Orada on üç ay bahçede çalışarak, anılarını yazarak, musikiyle uğraşarak sakin bir yaşam sürer. Artık adı tüm dünyaya yayılmıştır. Bir süre sonra kendisinde bir çeşit delilik hastalığı (perseküsyon) baş gösterir. Tüm dostlarından kuşkulanmaya başlar. Kendini aşağılamak için çalıştıkları, suikastler düzenleyecekleri kuşkusu yaşar, İngiltere’den kaçar. Deliliklerini Diyaloglar adı altında betimler.

1777′de Markiz Girardin’in davetini kabul eder ve onun evinde ölür. Kendisi bir aydınlanma dönemi filozofudur, ancak aydınlanma düşüncesi içinde aykırı bir sesi temsil eder. Onu romantizmin erken dönem habercisi olarak yorumlayanlar vardır. Filozof derler ama düşüncesinin dizgeselliği tartışmalıdır. Kimileri filozofluğunu tartışılır bulur.

İnsan yaşamına bakışı:

“İnsanın, biyolojik, toplumsal, siyasal ve ahlaksal varlık olduğu bir gerçektir. Yine insan; düşünen, bilen, eylemde bulunan, karşılaştığı varlık ve nesnelere değer atfeden, onlara karşı çeşitli tavırlar takınan, isteyen, arzulayan, seçen, özgür olan, toplum ve devlet kuran, öğrenen ve öğreten, sanat ve bilim yapabilendir.”

Egemenliğe Bakışı:

“Egemen varlığın kendinden üstün bir varlık kabul etmesi saçma ve çelişik bir şeydir. Kendi kendini, bile bile bir efendiye kul etmek, özgür olmanın ta kendisidir. (…)Devlette yalnız bir tek sözleşme vardır, o da ortaklık sözleşmesidir. Sadece bu, başka bir türlü sözleşmeyi olanaksız kılar. Bunun dışında ne türlü sözleşme yaparsanız bunu bozar.” “Egemenliğin yegane temsilcisi olarak halktır. Halkın onamadığı hiçbir işlem ya da girişim, yani halka rağmen yapılan hiçbir girişim, yasal değildir ve egemenlik ilkesi ile bağdaşmaz.”

Temel eserleri:
Siyaset, toplumsal özgürlük, haklar, eğitim, din üstüne yazılarında geliştirdiği düşüncelerle tanınır. “Toplum sözleşmesi kuramcısı” ,“Toplum yorumcusu” ,“Bir ahlakçı” olarak bilinir.

Discours sur les Sciences et les Arts (Bilimler ve Sanatlar Üzerine Konuşma)
Discours sur l’Origin et les Pondements de l;Ingalite (İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Temeli ve Kökenleri)
Emile au de l’Education (Emile ya da Eğitime Dair) Du Contrat Social (Toplum Sözleşmesi) Confessiones (İtiraflar)

İnsan feromonları

İletişimsizlik, insanlar açısından çağın sorunu olarak kabul edilebilir. İletişimde kullanılan sözcükler duyguların ve isteklerin anlatılmasında her zaman yeterli değil. Yeterli olmamanın yanında, sözcüklerin uygun şekilde bir araya getirilmemesi de yanlış anlamalara yol açabiliyor. Oysa böceklerde ve birçok canlı türünde, “sözcükler” nedeniyle yanlış anlaşılma sorunu yok. Bir balarısının, diğerini üzecek sözcükler söylemesi de zaten pek olası değil. Böceklerin iletişiminde, büyük oranda kimyasal maddelerin rolü var. Onlar, duygularını (varsa eğer) ve isteklerini özel kimyasal maddeler kullanarak birbirlerine iletiyor. Yaşamlarını bu özel maddeleri kullanarak yönlendiren böceklerin iletişimsizlikten kaynaklanan sorunları da olmuyor.

Hayvanların çiftleşmek, gelişmek ve yavru bakımı yapmak gibi türe özgü özelliklerini kokuların ve feromanların nasıl etkilediği bir süredir araştırılıyordu. Örneğin; karıncaların tek sıra halinde yürümelerinin sebebini düşündünüz mü? Karıncalarda, yuvadan çıkan ilk bireyin belirli aralıklarla feromon bırakması, ardından gelenlerin kolayca takip etmesini sağlar.
Feromanlardan insanlar da nasibini amış durumda. Yaşamın çeşnisi olan kokuların, ergenlik devresini hızlandırdığı, kadınların menstruasyon dönemlerini kontrol ettiği yolunda kanıtlar elde edildi. İnsanda koku ve feromonlar üzerindeki araştırmalar daha çok kadın erkek davranışları ile ilgili. Örneğin;

  • Kadınlar eşleri olmadığında, neden eşlerinin tarafında yatarlar?
  • Aynı işyerinde birlikte çalışan kadınların menstruasyon devirleri neden yaklaşık aynı tarihlere denk gelir?
  • Kokular cinsel çekim üzerinde fiziksel görünüşten daha mı fazla etkilidir?
  • Çocukların uyurken birlikte yattıkları oyuncakları ya da bağımlılık duydukları battaniyeleri yıkandıktan sonra neden etkisini kaybeder?
  • Anne ve bebek arasındaki bağı oluşturan etmenler nelerdir?
  • Kadınlar ve erkeklerin eş seçiminde neler etkilidir?

Bu sorularla uğraşan bilim adamlarının karşısına hep kokular ve feromonlar çıkıyor. İnsan vücudu güçlü kokuları olan birçok bileşiğe sahip. Bu bileşiklerden bir kısmı da bakteriler tarafından keskin kokulu bileşiklere dönüştürülüyor. İnsanlar dahil birçok primatta dişide normal vajinal salgıların içinde uçucu alifatik asitler bulunuyor. Keskin kokuları olan bu asitlerin erkek maymunlarda cinsel aktiviteyi artırdığı da saptanmış. Cinsiyete özgü birçok hormonun kokusunun da dikkat çekici olduğu belirlenmiş.
Bir tiyatro salonundaki bazı koltuklara bu hormonlardan biri araştırma amacıyla koku gibi sıkılmış. Tiyatroya gelen kadın izleyiciler istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde bu koltuklara oturmayı tercih etmişler.
Bir başka çalışmada da aynı uygulama, erkekler üzerinde en çekici kadın fotoğrafını seçme amacı altında yapılmış. Bu çalışmada da benzer sonuçlar elde edilmiş.

Hem kadınlarda hem de erkeklerde bulunan bu tip hormonların üremede etkili olduğunu düşünen bilim adamları da var.
Ancak, bu hormonların etkilerinin birlikteliğin yakın mesafeden sürmesine bağlı olduğunu ve eşlerin beraber uyuma gibi özelliklerinin bu etkiyi artırdığını da öne sürüyor.

İnsan vücudundaki tüylerin kök kısımlarında özellikle de koltuk altında ve genital bölgelerde bulunanlarda, salgı bezleri var. Bu salgı bezlerinden karşı cinsi etkileyen ancak kimyasal yapısı henüz tanımlanmamış olan maddeler salgılandığı da son belirlemeler arasında.

İnsanların kendi yaydıkları feromonları ya da feromon niteliğindeki kokuları nasıl duydukları üzerine düşünülecek olduğunda, bilim adamlarının karşısına burnun içinde yer alan vomeronasal organ adını alan bir yapı çıkmış. Bu yapı, kokuları seçmeye ve birbirinden ayırt etmeye yarıyor, ancak gene de böcek veya karıncalardaki gibi kokuların çok uzak mesafelerden alınmasını gerçekleştiremiyor.

Eski bir Amerikan geleneğine göre, erkek dans ettiği süre boyunca koltuk altında bir mendil tutar. Dans bittikten sonra da mendilini partnerine sunar. Partner bu durumdan ne kadar hoşnut olur bilinmez ama bilim adamları mendildeki kokunun afrodizyak niteliği taşıdığını düşünüyorlar. Yakın zamanda parfümlere de katılan insan feromanlarının, etkilerini sabunlara karşın sürdürüp sürdürmedikleri de ayrıca incelemeye değer bir konu…

Tüm dünyada bu bilimsel araştırmalar ışığında feromondan mucizeler bekleyen milyonlarca insanın varlığı, feromonların etkili olup olmadığı kadar düşündürtücü değil mi?

Düşünürken belki bilmek istersiniz!

Türkiye’ye daha önce ‘şanslı ra yüzükleri’ vs. saçma sapan milyonlarca ürün satan, deha Türk distrübütör ceo Kamiller, şimdi de Amerika’dan ithal ettikleri feromonlu parfümlerin internet ve eczaneler üzerinden kapış kapış satıldığını iddia ediyorlar.
Karşınızda çok çirkin bir kadın veya erkek.
Siz anlamsızca etkilendiniz.
Kendinizi engelleyemiyorsanız.
Şu duayı ediniz.
“Ben ne ateş böceğiyim ne de karınca.
Allahım sen beni feromonun gazabından koru. Amin.”

Marie Curie 2

Evlenmelerinin ardından Marie ve Pierre Curie, fizik okulundaki harap bir hangarı laboratuar olarak kullanıp deneylerine başladılar. Evlendikleri yılın 28 Aralık tarihinde Wilhelm Conrad Röntgen, “ X ışınları” keşfini resmi olarak duyurdu. Hemen ardından “Radyoaktivite” buluşunda Curie’lere ortak olacak olan bilim adamı Henri Becquerel, Uranyum’un kendiliğinden ışın yaydığını keşfetti. Becquerel’in yaptığı deneylerde bir fotoğraf filmi üzerine konulan Uranyum, filmi karartıyordu.

 

Bu bilimsel gelişmeler, Curie’lerin deneylerine yön verdi kuşkusuz. Onları hırslandırdı.

Yıl 1898. Çalışma defterinin 6 Şubat tarihli sayfasında Marie, çalışmalarını ve deneylerini not ettiği bölümün altına hangarın damının aktığını, içerisinin rüzgârla dolu olduğunu ve ısısını yazar, paralelinde protesto edercesine on tane nida işareti koyar. Bu zor koşullarda çalışmanın da Curie’leri hırslandırdığını, birbirlerine duydukları aşkı büyüttüğünü yıllar sonra kızına anlatacaktır Marie.

Yıl 1898. Marie, zehirli bir element olan Thorium üzerinde çalışırken uranyum gibi ışın saçtığını keşfetti. Böylece Becquerel’in 1896 yılında “Becquerel ışınları” adını verdiği buluşu daha genelleştirmiş ve adını “Radyoaktivite” olarak değiştirmiş oldu. Bu yeni buluş, Pierre ve Marie’nin uykularını kaçıran, tehlike sınırlarını unutturan sorular doğurdu. Sorular da cevapları.

İşte bir soru, yeni bir buluş: “Uranyum ve toryumu birlikte içeren maden filizleri de ışınlar saçıyor muydu acaba?” Maden filizlerinde bu iki metalin ayrı olduğunda verebileceğinden daha fazla radyoaktivite mevcuttu. Marie, ölçme hatası yaptığını düşünerek defalarca ölçümleri tekrarladı. Her tekrarında heyecanına tahammülü azaldı. Maden filizlerinde kuvvetli ışınlar saçan bir başka madde vardı, ölçümleri hatalı değildi. Öyleyse söz konusu maddeyi miktarı az olduğu için bulamıyordu. Bulamıyorsa bu madde yeni bir maden olmalıydı.

Yıl 1898. Bu gizemli madeni bulmalıydı. Pierre ve Marie sekiz yılı bu arayışla geçirdiler. Bu sekiz yıl boyunca; hangarda çalışılan elementlerin çoğunun zehirli oluşu, havalandırma borularının olmayışı sebebiyle kapı ve pencereler açıktı. Bazı günleri, boylarını aşan demir bir çubukla kazanda eriyen madeni karıştırmakla geçerken, yiyecekler Marie tarafından basitçe hazırlandı. Zaman yoktu. Akşamları yorgunluktan ölü gibi evlerine dönerlerken bu dönemin kahramanlık dönemi olduğunu biliyordu Marie.

1902 yılı. Bir akşam Marie ve Pierre’nin sabahı beklemeye sabırları kalmamıştı. Kol kola hangara gittiler. Nihayet bu akşam dört yıl süren billurlaştırma işlemleri sona ermişti. Gün içinde küçük kaplar içinde koyu sıvılar buharlaşmaya bırakılmıştı. Marie, kapların bomboş olduğunu gördü. Hemen çıkıp gitmek istedi. Pierre’e yaslandığında bunca yılın emeğinin nasıl uçup gittiğini düşündü. Son bir kez hangara baktılar ve Marie ışığı söndürdü. Marie ve Pierre deli gibi kapların sıralı olduğu raflara koştular. İnanılmaz bir şey olmuştu çünkü. Kapların hepsinin içi bir ışıkla aydınlanmıştı.

Radyum. Sevgili Radyum. Seni bir çocuğu bekler gibi bekledik.”

Radyumun miktarı çok az olduğu için görülemiyordu. Ama bu ışınlar onun varlığını ispatlıyordu. Radyum, Uranyum’dan iki milyon kat daha fazla ışın saçıyordu. Bütün cisimleri delip geçebiliyordu. Kurşun ekranlar tarafından tutulabiliyordu ancak. Fotoğraf filmini bozuyor, havayı elektriklendiriyor, kendiliğinden ısınıyor, pamuğu ve tozu toz haline getirebiliyordu. Radyum, içinde bulunduğu kaplara mor bir renk veriyor, karanlıkta parlıyordu.

Pierre’nin Radyum’dan en büyük beklentisi vücut üzerinde gösterebileceği olumlu bir etkiydi.
Akıl almaz bir cesaretle sol koluna bir radyum parçası bağladı. Kolunda bir yara oluştuğunu görünce çocuklar gibi sevindi. Yanığa benzeyen yaranın ağrısı yoktu. 20. gün kabuk bağladı. 40. günden sonra iyileşme başladı. Marie’nin de birkaç santigram radyumu madeni bir kapta taşırken elleri yandı. Radyum’la çalışmaları süresinde ellerinde derin deri sertleşmeleri iki ay sürecek ağrılara sebep oldu. Ağrılarla birlikte deri tamamen soyuldu ve düştü.

\

Marie ve Pierre, Radyum’un tıpta kullanılabileceğine inandılar ve bazı tıp profesörlerinin yardımıyla Radyum’un kanser tedavisinde kullanılabileceğini ispat ettiler. Bu gelişme; ABD’den bir şirketin Curie’lere Radyum saflaştırma yöntemlerinin ihtira beratını kendilerine satmalarını teklif etmesine sebep oldu. Curie’ler teklifi kabul etmeleri durumunda zengin olacaklardı. Bu teklife Marie’nin verdiği cevap, Pierre ve Marie’nin gerçek karakterini yansıtır. Marie, Fizikçilerin buluşlarını tam olarak yayınlamak zorunda olduklarını söyledi. Buluşun ticari bir geleceği varsa bunun bir rastlantı olduğunu ve bundan kar ummayacaklarını, Radyum’un tedavide kullanılacağını ifade etti. Kendilerinin böyle bir durumdan çıkar düşünmelerinin mümkün olmadığını, zira bunun bilimsel düşünce ile bağdaşmayacağını söyleyerek teklifi reddetti. Pierre ise Marie’yi onaylamak için sadece başını salladı. Her ikisi de Radyum gibiydi. Teklifi reddettiklerinde inanılmaz ışınlar saçmaya başladılar. Radyum’un insanlığa yararlı olabilmesi için daha ucuza üretilmesi gerekiyordu. Bu sebeple Radyum’la ilgili bilgileri isteyen herkese verdiler. O tarihlerde Radyum’un gramının 750.000 Frank olduğu düşünüldüğünde teklifle kendilerine sunulacak olan servet daha iyi anlaşılabilir.

Radyum’un doğumundan sonra kızları İrene doğdu. Pierre, o yıl fizik okulundan ayda 500 Frank kazanıyordu. 120 saat ders veriyordu ve bu parayla geçinmek güçleşmişti. Gelirlerinin iki kat artacağını düşünerek Sorbonne’da bir profesörlük elde etmeyi düşündü. Böylece bir laboratuara, asistanlara sahip olabilecekti. 1898’de Pierre’in fizik-kimya kürsüsüne tayini Paris’in herhangi bir okulundan mezun olmaması gerekçesiyle reddedildi. Pierre ancak tüm dünya kendilerini tanıdığında, 1904 yılında fizik kürsüsü elde etti. Buna karşılık laboratuar tahsis edilmemişti.
Velâkin, Pierre ve Marie hayatları boyunca laboratuara sahip olamadılar.

Pierre, derslere başladı. Marie de üniversiteye araştırmacı olarak tayin edildi. İki yardımcıları vardı artık ve hayatları darmadağın olmuştu. Her gün konferans, röportaj, yazı teklifleri… Çalışmaya vakit bulamaz hale gelmişlerdi. İlkel bir hayatı özlediği itirafında bulunmuştu Pierre.

Nobel Fizik ödülünü 1904 yılında Henri Becquerel ile paylaşan Curie’ler, hayatlarında ilk kez 70.000 Frankı bir arada görme fırsatını elde etti.

1906 yılında Nisan ayı. Yağmurlu bir gün. Pierre dalgındı. Bir yük arabası çarptı ve ölümüne sebep oldu. Büyük acılar içinde kaldı büyük kadın Marie.
Deneyler yaparak, devamlı çalışarak teselli aradı.
Tek tesellisi, onu bir yerlerden izlediğini bildiği Pierre’in sevgisini katmaktı araştırmalarına.
Üzüntüsünü kimse anlayamazdı. Sorbonne’a profesör olarak atandı, ancak kadın olması sebebiyle Fransız Bilim Akademisi’ne kabul edilmedi.

Pierre gülümsüyor olmalıydı.

Polonyum ve radyumu keşfetmesi dolayısıyla 1911’de Marie, Nobel Kimya ödülünü aldı, böylece çifte Nobel ödülü alan insan olarak tarihe geçti.

Marie son yıllarını Paris Radyum Enstitüsü’nde araştırmalar yaparak geçirdi. Radyoaktif ışınlarına maruz kaldığı için kan kanseri oldu. 1934 yılının 4 Temmuz gününde resmi kişilerin katılmadığı, sade bir cenaze töreniyle dostları Marie’yi Pierre’inin yanına uğurladılar.

Kızı İrene de annesinin ekilmiş kaderini biçti. Onun da hayatı araştırmalar, deneyler ve çok sevdiği eşi Jliot ile doldu. Annesi gibi aldığı Nobel ödülünü eşiyle paylaştı. (1935 yılı – Kimya alanında- yapay radyoaktivite buluşu sebebiyle). İrene de annesi gibi kan kanserinden öldü.

KAYNAK:
1) American Scientist 32/1985
2) Bilim ve Teknik 1983/ Eylül